Close

22 February 2020

Trendin Arka Yüzü: “Light Emitting Diodes” serisi. Bölüm 3: “Batmayan Güneş”

Bölüm 3: “Batmayan Güneş”

Metin: Manas Deniz, LAB.1 

Işığı fiziksel anlamda, farklı miktarlarda enerji yayarak farklı dalga boylarında gezen elektromanyetik parçacıklar olarak tanımlayabiliriz. Bahsi geçen bu dalga boyları kısaldıkça yayılan enerji miktarı da ters orantılı şekilde artar.

Lakin insan gözü yalnızca 380 nanometre ile 780 nanometre arasındaki dalga boylarını görebiliyor. En kısa dalga boyuna (380 nm) ve en yüksek enerjiye sahip mor ışıkla başlayıp en uzun dalga boyuna (780 nm) ve en düşük enerjiye sahip kırmızı ışıkla biten bu bu aralığa visible spectrum yani görülebilen spektrum adını veririz.

Görülebilen spektrum içerisindeki dalga boylarının her birinin insan vücudu üzerinde farklı etkileri bulunduğu gibi, insan vücudu da farklı dalga boylarına farklı miktarlarda hassasiyetler gösterir. En düşük dalga boyu aralıklarından ve en yüksek enerji miktarlarından birine sahip olan aralık da 380 ila 500 nanometre arasında gezinen mavi ışık, insan hayatında son yıllarda oldukça popülerleşmiş durumda. Lakin biz popüleritenin pek de farkında değiliz. Işığın insan vücudunun ritmini oluşturmadaki en önemli dış faktörlerden biri olduğunu göz önünde bulundurursak bu kadar yüksek enerjili dalga boylarının üzerimizdeki biyolojik etkilerinin boyutlarını tahmin etmek çok da zor olmayacaktır. Hele ki bu yüksek enerjili ışıklar vücudumuza artık yapay yollarla da girmeye başladıysa.

Popüleritesi ve kullanım alanı hızla artan mavi ışığı spektrumun truva atı olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır. Lakin akıllı telefonlarımızın, bilgisayarlarımızın ve tabletlerimizin ekranları ve tuşlarıyla, gece kitabımıza iliştirdiğimiz küçük kitap okuma ışığıyla, mutfağımız ve banyomuzdaki LED aydınlatmayla, arabalarımızın içindeki tuşlarla, yeni teknoloji sokak lambalarıyla hayatımıza bir truva atı misali giriyorlar ve tüm şehri yakıp yıkmadan gitmemekte de Yunanlılar kadar kararlılar. Üstelik Truva atı gibi mavi ışık da hiç göründüğü gibi dost canlısı değil hatta bir o kadar da sinsi hareket edebiliyor.

Nitekim mavi ışık her zaman mavi renkte görünmüyor. Zaten sorun da burada başlıyor. Sıcak beyaz diye adlandırılan, ortalama en fazla 3000 Kelvin renk sıcaklığına sahip görünen bazı LED lambaların spektrumlarında dahi mavi ışık bulunuyor. Çünkü LED lambaların renk sıcaklıkları içlerindeki mavi ışığı yok ederek değil, yüksek miktardaki kısa dalga boylu mavi ışığın görünmemesini sağlayana kadar uzun dalga boylu ışığın (kırmızı, sarı) arttırılmasıyla değiştiriliyor. Bu insanlarda sarı görünen ışığın spektrumunun da uzun dalga boylu ve düşük enerjili sarı ve kırmızı ışıktan oluştuğu yanılgısını oluşturuyor. Ancak durum böyle değil. Biz mavi ışığı göremesek dahi, mavi ışığa maruz kalıyoruz. Böylece mavi ışık gizlendiği yerde popüleritesinin keyfini çıkarırken biz de farkında olmadan sirkadiyen ritmimizin uğradığı mutasyonun sonuçlarına katlanıyoruz.

Diğer tüm dalga boylarına kıyasla üzerimizde en fazla etkiyi gösteren mavi ışığın insan sağlığı ve hayatındaki en büyük etki alanını insan vücudunun saati olarak adlandırdığımız sirkadiyen ritim (circadian rhythm) oluşturuyor. Sirkadiyen ritim uyku saatlerimizden, hormon salgılarımızdan ve bunlarla bağlantılı olarak tüm vücut sağlığımızdan büyük ölçüde sorumlu durumda. Vücudumuz ne zaman uyuması, ne zaman uyanması gerektiğini, hangi hormonu ne zaman salgılaması gerektiğini büyük ölçüde ışığın dalga boyundaki değişimlerine bakarak belirliyor.

Yaklaşık 200.000 yıllık Homo Sapien tarihinin neredeyse tamamında bu karar mekanizması doğal ışıkla yani Güneş ışığıyla şekillendi. Ancak bir süredir tek ışık kaynağımız Güneş değil. Artık mütemadiyen yapay ışığa maruz kalıyor üstelik bunu da sirkadiyen ritmimizi göz önünde bulundurmadan yapıyoruz.

Peki nasıl oluyor da vücudumuz bu Truva atına yenik düşebiliyor? Mavi ışığın, ya da doğru tabiriyle artık öğrendiğimiz üzere kısa dalga boylarının melatonin yani uyku hormonu üzerinde ciddi etkileri olduğu bir çok araştırmayla kanıtlanmış durumda. Normal koşullarda vücudumuz güneşin hareketine göre hormon salınımımızı düzenliyor. Sabah saatlerinde güneş doğarken, vücut melatonin salınımını yavaşlatmaya ve kortizol salınımını devreye sokmaya başlıyor. Gün ortasında ise ışığın kısalan dalga boylarıyla, kortizol seviyemiz tavan yapıyor ve kendimizi en enerjik ve uyanık hissettiğimiz zamanı yaşıyoruz. Gün batımıyla beraber tekrar ışığın dalga boyları uzuyor, enerjisi azalıyor, rengi sıcaklaşıyor ve yeniden melatonin salgılamaya başlıyoruz.

Ancak artık gece vaktı ellerimizde tuttuğumuz akıllı telefonlarımızın, geç saatlere kadar başında oturduğumuz bilgisayarlarımızın hatta uykumuzdan uyanıp gittiğimiz LED lambalarla aydınlatılmış tuvaletimizin dahi melatonin salınımına etkisi var. Çünkü gün batımından sonra maruz kaldığımız mavi ışık, melatonin hormonunun salınımı engelleyerek uyku kalitemizi ve süremizi olumsuz yönde etkiliyor. Uyku vaktimizde kortizol ve adrenalin gibi hormonların salgılanmasına sebep olarak, tüm vücut saatimizin şaşmasına sebebiyet verebiliyor.


Gün ışığının insan vücudu ve hormon salınımı üzerindeki günlük etkisi
Görsel: https://kobistudio.com/2019/03/28/morning-daylight-exposure-tied-to-a-good-nights-sleep/

Sirkadiyen ritmimizdeki ve melatonin salınımımızdaki tutarsızlıklar, uykuya dalma süremizi, REM uykumuzun miktarını ve kalitesini, ertesi günkü enerjimizi etkilediği kadar, diğer hormonlarımızı da olumsuz yönde etkiliyor. Yemek yedikten sonra tokluk hissine sebebiyet veren Leptin ve büyüme hormonlarının salınımında düzensizliklere sebebiyet vererek kas gelişiminin engellenmesine ve yeterli yağ yakımının sağlanamayıp uzun vadede obezite gibi ciddi sorunlara da yol açabiliyor.

Peki sirkadiyen ritmimizi düzene sokmak adına telefonlarımızı, bilgisayarlarımızı ve elektronik kitaplarımızı sadece gün içinde kullanmak ve akşam vakti LED lambalarımızı yakmamak vücudumuzu aydınlatma teknolojilerinin truva atı saldırısından kurtarır mı? Sanıyorum ki bu seferki tehlike Yunanlıların atından çok daha inatçı.

Bölüm 4: “Yeni Nesil Alex DeLarge “

+ posts

1994, İstanbul doğumlu Yüksek İç Mimar, Aydınlatma Tasarımcısı, müzisyen. İlköğretimini Doğuş Koleji ve Çevre Kolejinde, liseyi ise İstanbul Kadıköy Anadolu Lisesi’nde tamamlamıştır. Lisans eğitimini, 2012 yılında burslu olarak kazandığı İstanbul Ticaret Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı bölümünden 2016 yılında mezun olarak tamamlamış, hemen ardından uluslararası alanda büyük ölçekli fuar ve stand projeleri gerçekleştirerek Güney Afrika ve Dubai gibi ülkelerde yaptığı işlerle tecrübe kazanmıştır. 2017 Eylül ayında, üniversite eğitiminin başından beri tutkunu olduğu ışık ve aydınlatma tasarımını keşfetmek adına çıktığı yolculukta, Hochschule Wismar’ın Architectural Lighting Design programında yüksek lisans eğitimine başlamıştır. 2019 yazında tamamladığı yüksek lisans eğitimi süresince Hamburg’ta aydınlatma tasarımcısı olarak çalışmış ve Tarihi Anıt ve Binaların Aydınlatılması üzerine yazdığı teziyle Hamburg başta olmak üzere çeşitli Avrupa şehirlerinde tarihi anıtlar üzerine aydınlatma tasarımı çalışmaları ve analizleri yapmıştır. Tarih ve edebiyat ile ilgilenmekte, şiir ve müzik alanlarında çalışmalar yapmakta ve 2019 Eylül ayından beri LAB1 Lighting Design & Consultancy firmasında aydınlatma tasarımcısı olarak çalışmaktadır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *