Yazı Dizisi – 1 : Full Spektrum ışığın tedavi amaçlı kullanımının sağlığımıza faydaları

Metin: Dr. Mercola

Fotobiyoloji, ışığın tedavi amaçlı kullanımıdır. Fotobiyoloji uzmanlarından biri olan Dr. Alexander Wunsch fotobiyolojinin tarihsel önemini açıklıyor.

Yakın zamanda kendisiyle LED aydınlatmanın zararları hakkında görüşmüştüm. O röportaj şu ana kadar yaklaşık 750 bin kez görüntülendi. Henüz görmediyseniz lütfen bir bakın Röportajda fotobiyolojinin son derece pratik, gerçek hayattaki yönleriyle ilgili bilgiler var.

Burada tarihsel unsuruna odaklanıp bu konunun potansiyeli hakkında daha iyi bir değerlendirme yapabilmenize yardımcı olacağımızı umuyorum.

Işık Terapisinin tarihsel kullanımı
Işık, binlerce yıldır tedavi amaçlı olarak kullanılmakta. İnsanlar yalnızca güneş ışığına değil aynı zamanda, akkor flamanlı ışık kaynakları tarafından da yayılan ateşin –mavi aralıktaki dalga boylarında çok düşük olan yakın kızılötesi ve orta kızıl ötesi radyasyon- etkisine adapte olabilmek üzere evrilmiştir.

Antik Mısır’da güneş ışığının hijyenik amaçlı olarak kullanıldığını biliyoruz. İnsanlık cam üretebilmeye başladıktan sonra, renkli camı filtre teknolojisi olarak kullanmak yoluyla renkli ışık üretmek de mümkün hale geldi.

Belirtmemiz gereken önemli bir nokta şu ki; insan retinası geceleri mavi ışığa maruz kalmak üzere tasarlanmamış. Geçmişte geceleri maruz kaldığımız tek ışık, ateşin ışığıydı. İşte bu yüzden özellikle geceleri, ama aynı şekilde ışığın yapay kaynaklardan gelmesi durumunda gündüzleri de, mavi ışığı bloke etmek kritik öneme sahiptir.

Akkor flamanlı ve halojen lambalar kabul edilebilir çünkü yakın kızılötesi dalga boylarına sahiptirler. LED’lerden ise kaçınmak gerekir çünkü esasen mavi ışık saçarak adeta bu iyileştirici yakın kızılötesi dalga boylarından yoksundurlar.

18. yüzyılın dönümünde ışık, hastalıkları tedavi amaçlı kullanılmaya başlandı.
“18. yüzyıldan öncesini ışık kullanımının ‘mistik dönemi’ dönemi olarak adlandırıyorum, çünkü insanlar, ışığın faydalı olduğuna dair açık ve net göstergelere sahip olsalar da henüz bilimsel anlamda bir keşif yapmış değillerdi,” diyor Wunsch.

“18. yüzyılda, ki bu yüzyıla ‘aydınlanma çağı’ da diyoruz, insanlar çevrelerindeki oluşumların nedenini çok daha fazla merak etmeye başladılar.”

İlk Fototerapötik cihaz
“Saksonyalı Arşimed” olarak da bilinen Andreas Gärtner, ilk fototerapötik cihazı yaptı. Altın varak kaplamalı, ahşap ve alçıdan yapılma katlanabilir oyuk bir aynaydı bu.

Bu cihazıyla güneş ışığını, hastalarının ağrıyan eklemlerine yoğunlaştırabiliyordu. Artrit, romatizma ve guttan şikayetçi kişiler bu fototerapötik cihazla ağrılarını rahatlatabiliyordu.

Bugün bu cihazın fototoksik reaksiyona ya da yanıklara sebep olmadan nasıl çalıştığını açıklayabiliyoruz. Altın varak aslında güneş ışığının tüm morötesi (UV) radyasyonunu emiyor, yakın kızılötesi ve kızıl dalga boylarındaki parlak ısı ışınlarını yayıyordu ki bunlar da dokulara derinlemesine nüfuz edebildiğinden faydalıydı.

“UV’nin bazı metallerle bir araya geldiğinde oldukça farklı davranması ilginçtir. Örneğin, gümüş, gelen UV radyasyonunun yalnızca yaklaşık yüzde 4’ünü yansıtır. Altın ise hemen hemen hepsini emer. UV’yi en iyi yansıtan ise alüminyumdur.

“Fototerapiden bahsederken, helyoterapötik uygulamanın yanı sıra, her zaman ışık kaynağına bakmak zorundayız. Ayrıca, örneğin reflektör veya lensler gibi, ışını şekillendiren ortama da bakmak zorundayız çünkü bunların hepsi sonunda, fototerapötik müdahalede harekete geçen dalga boylarının nihai karışımına katkıda bulunur,” diye açıklıyor Wunsch.

19. yüzyılda Işık Bilimi
19. yüzyılın sonlarında ışığın insan bedeninde nasıl harekete geçtiğine dair epey bilgi sahibi olmaya başladık. Bu, UV radyasyonunun bakterileri öldürdüğünü keşfeden A. Downes ve T.P. Blunt ile başladı. Araştırmacılar optik spektrumun diğer kısımlarıyla da ilgileniyordu.

General Augustus Pleasonton, 1876’da “Güneş Işığının Mavi Işınının Etkisi”ni yayımladı. Bu yayında 1861-76 arasında yaptığı deneyleri açıklıyordu.

Şaraplık üzüm yetiştiriyor ve bunu yaparken hem şeffaf renksiz cam hem de mavi pencere camı kullanıyordu. Mavi cam kullanarak bitkilerin büyümesinin önemli ölçüde arttığını gördü. Daha sonra benzer deneyleri insanlar üzerinde yaptı.

“19. yüzyılın sonlarında, özellikle ABD’de insanlar mavi gözlükle dolaşıyordu. Bir anlamda bugün görme gücümüzü korumak için yaptığımızın tam tersini yapıyorlardı.“Hatta spektrumun mavi kısmını artırıp bunu bir çeşit itici güç, doping olarak kullanıyor ve uzun vadeli –ve gayet negatif- etkilerini umursamıyorlardı…”

Mavi renkli gözlük takmak maviye maruz kalmayı artırır ve kızıl ve kızılötesini sınırlandırır.
Bununla ilgili sorun şudur: Mavi bakımından zenginleştirilmiş ışığın kısa dönemli kullanımının aktive edici bir etkisi olmakta birlikte hızla tolerans geliştirirsiniz ve uzun dönemde uyarıcı etki biyolojinize zararlıdır. Yani her gün mavi tonlu gözlük takmak iyi bir fikir değildir.

“Bunları birkaç dakika kullanabilirsiniz. Bu iyi bir fikir olabilir. Günümüzün bilimsel bakış açısına göre, miyobu önlemek için ergenlik çağında her gün en az bir saatlik filtrelenmemiş gün ışığına ihtiyaç duyuyoruz. Ancak bu tam bir mavi değil, tam bloklama da değil. İkisinin arası, sağlığa giden altın yolu oluşturuyor.”

Tekerleği yeniden keşfetmek
Pleasonton’ın mavi ışık deneylerini yayımladığı aynı yıl, Dr. Seth Pancoast, hem mavi hem de kızıl ışık deneylerini kapsayan “Mavi ve Kızıl Işık: Işık ve Işınlarının İyileştirici Etkisi”ni yayımladı.

Pancoast, kızıl ve mavi ışığın karşıt etkisini anlamıştı; sempatik aktiviteyi uyarmak için kızıl ışık ve parasempatik aktiviteyi uyarmak için mavi ışık kullanımı.

Bundan bir yıl sonra, 1878’de, Edison’ın akkor flamanlı lambayı keşfetmesinden bir yıl önce, Dr. Edwin Dwight Babbitt “Işık ve Renk İlkeleri”ni yayımladı.

Newton’ın keşfettiği gökkuşağı renkleri grubunun tamamını kullandı ve sonrasında Goethe’nin renk grubunu kullandı. Kitap yaklaşık 800 sayfa, fotobiyolojiye ilgi duyanlar için hazine değerinde.

“Bugün tıpta, insanların 19. yüzyılın sonlarında zaten bildiklerini ya da bulduklarını yeniden keşfetmeye başladık: Renklerin sağlığımız, organizmamız üzerinde özel etkilerinin olduğunu. Doğru renkleri kullanmak, sisteminizdeki tüm farklı organlarla iletişime geçebileceğiniz anlamına gelir,” diye açıklıyor Wunsch.

Wunsch’a göre, Babbitt’in kitabı günümüzde fotobiyoloji ve fototerapiyle ilgili yeniden keşfettiğimiz her şeyi kapsıyor. Babbitt, atomların frekans ve salınımıyla ilgili bilgi bile sunuyor. Renkli ışığın kullanımına ilişkin olarak Babbitt, lens şeklinde bir çeşit şişe kullanmıştı.

Bir tuz solüsyonu ekleyerek farklı renkler yarattı. Daha sonra bedenin farklı bölgelerine renkli ışığı odakladı. Kendinden önce gelen Pleasonton ve Pancoast gibi, Babbitt de renkli ışık kullanarak terapötik sonuçlar yarattı.

“Sorun, bu etkileri yinelemenin zorluğuydu. İlk sorun da güneşin her zaman parlamamasıydı,” diyor Wunsch. “Elektrik ışığının olmadığı bir dönemde kromoterapinin öncüleri oldular. Elektrik ışığı yokken insanların bir şekilde daha iyi bir sirkadiyen ritmi vardı. Ancak renkli ışık yaratmaya ilişkin olarak bilimsel kesinlik bakımından bizimkinden daha kötü koşullara sahiplerdi. Günümüzde, gün içinde ya da yıl boyu istediğimiz zaman tamamen aynı renkleri üretebiliriz.”

Haber kaynağı: https://articles.mercola.com/sites/articles/archive/2017/02/05/therapeutic-use-of-full-spectrum-light-improve-health.aspx