Tüm LED’leri karartma

Metin: Stephen Thompson

28 Aralık 1881’de öğleden sonra, Gilbert ve Sullivan’ın performansı sırasında Savoy Tiyatro’sunun sahnesi elektrikle aydınlandı. Savoy Tiyatrosu dünyada aydınlanan ilk kamu binası oldu.

Ve hikaye böyle başladı.

Yakın zamanda okuduğum iki metin var, biri bir dergi yazısı diğeri roman. Bu iki yazı arasındaki bağlantıyı keşfettiğim an bir anda bende bir ampul yandı.

Önce dergideki yazıdan başlayalım. Bu konudan birçoğunuzun haberi var zira çokça tartışmaya sebep olan bir konu bu. (http://luxreview.com/article/2017/11/leds-making-light-pollution-worse-)

LED’lerin yarattığı umut aslında onun öngörülen avantajları içindi ancak gerçek tam buna uymadı. Bu konuyla ilgili özellikle teknik pek çok tartışma halihazırda devam ediyor. Tabii LED’lerin görece yeni bir teknoloji olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Çocukken hangimiz olgunuz ki? Elbette büyüdükçe olgunlaşmamız beklenir.

SoraaLaser’dan Paul Rudy ve Dr Shuji Nakamura gibi LED’leri de verimlilikte geçecek teknolojiler üzerine çalışan insanlar var ancak halen LED’lerin tüm dertlerimizin çaresi gibi pazarlandığını görüyoruz. Görünen o ki bu teknoloji konusunda hepimiz aceleci davrandık ve şu anda da öngörülemeyen sonuçlarla baş başayız.

Aydınlatma tasarımcılarının büyük bir sorumluluğu var; hem bugün hem de gelecek nesiller için. Siz de genç çocukları olan bir aydınlatma tasarımcısıysanız onların geleceğini düşünüyor musunuz? Babamın yaşadığı hayat içinde değişenler bile onun tahmin edebildiklerini aştı.

LED’lerin ucuz ve kullanışlı olduğunu ve enerji sorunumuza çözüm getirdiğini söyledik. Bu sayede şimdi LED’ler seri bir şekilde üretiliyor ancak farklı standartlara göre. Bunun aynı zamanda psikolojik bir boyutu var: Bir şey ucuz ve kullanışlıysa ondan ihtiyacım olandan da fazla kullanabilirim.

Romana geri dönelim. Işıktan anlayanlar sadece aydınlatma tasarımcıları değil. Öyle yazarlar var ki ışığı kelimelere, olduğundan güzel döküyorlar ve aydınlatma hakkında derin bir anlayışa sahipler. Alan Hollinghurst’ün “The Sparsholt Affair” kitabını okuyorum.

Kitaptaki birçok karakter sanatçı ve sanatçılar hakkında yazacaksanız ışık hakkında yazmalısınız. Hollinghurst de ışık hakkında olağanüstü yazıyor. Kitap 1940-2012 yılları arasını ele alıyor. Oxford’de savaş zamanı sokaklar o kadar karanlık ki yolunu bulmanın tek yolu binaları hissetmek ve sonra 1960’larda güneşli bir Cornish ailesi tatilinden 1974’ün ilk aylarında ışığın haftada 3 gün kesildiği dönemler.

… ve o zamanlarda geceler boyu evlerimizde yanan mumlar.

Hayat şu an çok farklı. Geceleri ekonomi patlıyor. Ancak aydınlatma endüstrisi bu ümit vadeden ilerleyişini sürdürürse daha uzun ve daha detaylı düşünmemiz gerekecek. Sokaklarımızda bu kadar ışığa ihtiyaç var mı? Kaç cephenin –güzel görünse bile- aydınlatılmaya ihtiyacı var? Aydınlatma seviyemiz ne kadar yükselmeli? Daha az ışıkla idare edemez miyiz? Tasarımlarımızda gölge ve kontrastı kullanarak daha artistik becerilerimizi daha çok gösteremez miyiz?

Yukarıdaki 1940’lara ait fotoğrafta Parlemento Binası’nın karanlıkta kaybolduğunu görüyoruz. Yazar Christopher Fowler bir zamanlar bana “elektrik icad edildiğinde binalarımızı aydınlatmaya başladık ama bu hayalet hikayelerimizin sonu oldu” demişti.

Haber kaynağı: https://www.linkedin.com/pulse/blacking-out-leds-stephen-thompson


Also published on Medium.