Close

20 July 2020

Terapötik ışık

Metin: Rosie Blau

Araştırmalar, ışığın sağlığımızda uyku kadar büyük rol oynadığını gösteriyor. 

Satchin Panda çocukluğunda her yaz büyükbabasının, Hindistan’ın doğu kıyısındaki Chandipur yakınlarındaki çiftliğinde kalırdı. Bir hamakta tembellik eder, gölde balık tutar, mango toplamak için ağaçlara tırmanırdı. Büyükbabası 91 yılının çoğunu 80 dönümlük arazisinde çalışarak geçirdi. Karısı ve sekiz çocuğunun ihtiyacı olan neredeyse her şeyi üretirdi. Ne yetiştirirse pişirirlerdi; biraz pirinç satıp tuz alırlardı. “Bunu tüm hayatı boyunca yaptı,” diyor Panda. “Evinden belki sekiz ya da dokuz kez 100 kilometreden fazla uzaklaşmıştır.”

Panda’nın evi şimdi binlerce kilometre uzakta -San Diego, California yakınlarındaki bir kanyonun kenarında dört yatak odalı bir ev. İşinde kaslarından çok zihnini kullanıyor ve  iş için sürekli dünyayı jetle dolaşıyor. “Hindistan’a beş saatlik bir uçuş kadar uzağım,” diyor, “annemi ve kız kardeşimi görmeye gidiyorum.” Panda arabayla seyahat ediyor, bir bodrum katında çalışıyor ve boş zamanının çoğunu dört duvar arasında geçiriyor. İki kuşak içinde, o ve ailesi, gün ışığından eve taşındı, gün doğumuyla kalkmaktan alarmla uyanmaya geçtiler, günlerini alacakaranlıkla birlikte bitirmekten gecelerini mümkün olduğunca uzun ve parlak hale getirmeyi seçtiler.

İnsanlık tarihinin büyük bölümünde zamanı güneş döngüsü ile belirledik. Her gün saatlerce açık havada bulunarak evrim geçirdik; güneş battıktan hemen sonra yattık ve geceler karanlıktı. Şimdi çoğumuz uyanık saatlerimizi ofis, fabrika, okul, mağaza, hastane ve çocuk yuvalarında, kapalı pencerelere ve az doğal ışığa sahip, rahat ama çoğu zaman loş ortamlarda geçiriyoruz. Ardından gün kararmaya başladığında, bir düğmeye basıp aydınlığı geri getiriyoruz. Geçmişle karşılaştırıldığında, çalışma saatlerimiz karanlıkta geçiyor ama gecelerimiz göz kamaştırıyor.

Işık ve sağlık arasındaki pozitif bağlantıyı anlamakta geciktik. Son 40 yıldır güneşi düşman belledik: Tıbbi çevreler bizi cilt kanserine neden olan ultraviyole ışınları hakkında uyardı. Ancak şimdi bilim insanlarının yeni bir endişesi var: Çok az gün ışığı almak da sağlığımıza uzun vadeli zarar verebiliyor.

Satchin Panda bu bilim insanlarından biri. Moleküler biyoloji profesörü olan Panda, La Jolla, California’daki Salk Biyolojik Araştırmalar Enstitüsü’nde çalışıyor ve burada, her canlı varlığın içinde bulunan vücut saati üzerine araştırma yapıyor. Panda, “Büyükbabam her gün neredeyse ibadet eder gibi bir saat şekerleme yapardı,” diyor. “Günde dokuz ila on saat uyurdu.” Bu tür alışkanlıklar Panda için akıl almaz boyutta. Ancak büyükbabası ile kendi yaşamı arasındaki zıtlığa asla ilgisiz değil: Doğal dünyanın ışık-karanlık döngüsünü yok ettiğimizde insan vücudunun iç işleyişini bozacağımızdan korkuyor. Kendimizi gün ışığından mahrum ederek belki de daha temel bir şeyi kaybediyoruz.

Topraktan uzaklaşmak ve geceyi aydınlatmak, insan gelişimi anlatısının ayrılmaz bir parçası. İnsanlar ateşi bularak hayatlarını sonsuza dek değiştirdiler: Artık gün, güneşin batmasıyla sona ermiyordu. Önce karanlık mağaraları ve daha sonra evleri mum ve kandil ile aydınlattılar. Akkor lamba 1880’lerde ticarileştirildikten sonra, kimileri elektrikten, doğanın yasalarını değiştirebilecek sessiz, tanrısal bir güç olarak korkuyordu. Kimileri ise gelgeç güneş bile böyle değilken, güvenilir bir şekilde yanmaya devam eden parlak, beyaz, sabit filamanlar için yaygara koparıyordu. Edison’un “evreka” anından bir buçuk yüzyıldan az bir süre sonra böyle bir parlaklık olmadan hayal bile edemeyeceğimiz, 24 saat durmayan bir toplumda yaşıyoruz.

Dünyanın ışıklandırılması, hayatımızı sadece fiziksel olmaktan daha fazla aydınlattı. Şimdi haberleri izleyebiliyor, dizüstü bilgisayarlarımızda çalışabiliyor, Facebook’tan arkadaş edinebiliyor, video oyunları oynayabiliyor, krep yiyebiliyor, ayakkabı satın alabiliyor veya gündüz ya da gecenin herhangi bir saatinde bir roman indirebiliyoruz. Güneşin doğuşu ya da batışı bizi yıldıramıyor. Şimdi hepimiz ışığın efendisiyiz.

Bunun bir sonucu olarak gittikçe daha az uyuyoruz. Birkaç yüz yıl önce, mevsime bağlı olarak muhtemelen gecede on saate kadar uyuyorduk. Araştırmacılar insanlara birkaç ay boyunca istedikleri kadar dinlenme fırsatı verdiğinde, genç yetişkinlerin çoğu nihayetinde 8,5 saat civarında, yaşlı insanlar ise biraz daha düşük bir seviyede dengeye geldi. Ulusal Uyku Vakfı’na (National Sleep Foundation) göre, Amerikalılar ortalama olarak bir yüzyıl öncesine göre yaklaşık % 20 daha az ve nüfusun üçte biri altı saat veya daha az uyuyor. Bu eğilim, gelişmiş dünyanın her yerinde aynı.

Bu önemli. Uymazsak ölürüz. Kelimenin gerçek anlamıyla. Uykusuz bırakılan sıçanlar birkaç hafta içinde ölüyor. Yorgunluk bizi daha az üretken, daha unutkan ve hata yapmaya yatkın hale getiriyor -Exxon Valdez petrol sızıntısına, Çernobil’e ve Three Mile Adası nükleer kazalarına, gecenin ilerleyen saatlerindeki insan hataları neden olmuştu. Uyku, vücudun iç işleyişini de etkiler. Bağışıklık sistemimizi geliştirir, böylece uykusuz kaldığımızda sadece soğuk algınlığına yakalanmakla kalmaz, aynı zamanda bazı kanser türlerine de daha duyarlı oluruz veya zaten kanser olmuşsak muhtemelen bu daha hızlı gelişir. Kalp krizi geçirme veya depresyona girme ihtimalimiz daha yüksektir. Yorgun olduğumuzda fazla yeriz ve metabolizmamız da değiştiği için obezite ve diyabete çok daha eğilimli hale geliriz.

Ayrıca bu illeti çocuklarımıza da yüklüyoruz:  Bir yüzyıl öncesine göre tüm dünyada, ertesi sabah okula gidecekleri gecelerde tahmini bir saat 15 dakika daha az uyuyorlar; Amerika’da lise öğrencilerinin sadece üçte biri hafta içi en az sekiz saat uyuyor. Ancak yorgun yetişkinler halsiz ve uyuşuk olurken çocuklar hiperaktif oluyor ve dikkat dağınıklığı yaşıyor. Belki de Amerika’daki her on çocuktan birine dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu teşhisi konmasının bir nedeni bu olabilir; bu bozukluğun semptomları uyku yoksunluğuna oldukça benzerdir. Çocuklara ilaç yüklemek yerine, onları her sabah oynamak için sokağa gönderip yatağa daha erken yatırırsak bunun nasıl bir etkisi olurdu?

Uykunun tıbbi yararları iyi bilinir, ancak ışık bilimi çok daha yenidir. Henüz çok kısa bir süre önce, daha fazla gün ışığında kalmanın faydalarını fark etmeye başladık ve neden olduğunu sorduk. Bazı sonuçlar oldukça tahmin edilebilir: Daha parlak ortamlarda daha uyanık oluyor, görsel görevleri daha iyi ve daha az hatayla yapıyoruz. Sacramento’da bir çağrı merkezi çalışanları üzerinde yapılan çalışmada, iş istasyonlarından güzel bir pencere manzarası görenlerin, görmeyenlere göre çağrıları % 6-12 daha hızlı işlediği bulundu. Diğer yanıtlar daha da şaşırtıcıydı. 1999’da danışmanlar Amerika’da ismi belirtilmeyen bir perakende zincirini inceledi ve insanların, tek bir bölgedeki benzer yerleşime sahip 108 mağazadan tavan penceresi olanlarda, elektrikle aydınlatılanlara göre % 40 daha fazla zaman harcadıklarını keşfetti.

En şaşırtıcı olan, vücutlarımızın ışığa tepki verme şeklidir. Kasvetli kış günlerinin, her sabah hastanın büyük bir ışık kutusunun önünde oturması durumunda tersine çevrilebilen bir depresyon biçimini -mevsimsel duygusal bozukluk- tetiklediği bilinmektedir. Ancak ışık, diğer depresyon türlerini de hafifletir: İtalya’da yapılan bir araştırmada, doğuya bakan hastane odalarında bulunan bipolar hastaların, batıya bakan odalarda bulunanlardan yaklaşık dört gün daha az hastanede kaldıkları bulundu. Fiziksel hastalıklar bile ne kadar gün ışığı aldığımıza göre değişiyor: Aydınlık odalarda spinal ve servikal cerrahiden yatan insanlar, saat başı daha az ağrı kesici aldı; Kanada’nın güneşli Alberta şehrinde yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen kadın kalp krizi hastaları, bol bol doğal ışığa maruz kaldıklarında daha hızlı iyileştiler. Her iki cinsiyetteki ölüm oranı, loş odalarda istikrarlı bir şekilde daha yüksekti. Peki ama ışık neden ölüm kalım meselesi oluyor?

Salk’taki laboratuvar ofisinde dağınık kitap raflarının altında oturan Satchin Panda, “Psikiyatristiniz size ne kadar ışık aldığınızı sormaz,” diyor. Bu tür şeyler üzerinde çalışan bir adam için garip ama, laboratuvarı zeminin iki kat altında. Ama burası California ve bugünkü gibi parlak günlerde, güneş ışınları bir pinpon masası kadar büyük bir ışık bacasından içeri dökülüyor (“Aslında bunu pek kullanmıyoruz,” diyor). Işık o kadar yeni bir çalışma alanı ki tıbbi katkısı halen soru işareti. Ama Panda, buna ikna olmuş durumda. Işık biliminin yaşamlarımızın tamamına nasıl etki ettiğini uzun uzun anlatmaya başlarken, koyu renk gözleri kalın gözlüğünün ardında ışıldayarak “Işık psikolojimizi, fizyolojimizi ve ruh halimizi çok etkiliyor. Ama onu çantada keklik görüyoruz,” diyor.

Işığa “ihtiyacımız var” diyor, çünkü vücut saatimizi etkiliyor. İnsanlar dahil tüm gün karanlıkta tutulan hayvanlar, 24 saatlik bir süre boyunca belirli aralıklarla uyuyacak ve uyanacaktır. Bu, dahili bir saatin uyku-uyanıklık döngüsünü kontrol ettiğini gösterir. (Bu yüzden jetlag oluruz; vücut, zamanı hatırlar.) Çetrefilli ancak, bu sirkadiyen “kalp pili” aynı zamanda çevreye, özellikle de ışık ve karanlığa tepki verir.

Panda, sorularımı birbiri ardına sıralarken bana gülüyor: Ne kadar ışığa ihtiyacımız var? Doğal ışık ya da elektrik ışığı olması önemli mi? Bir gün az ışık aldıysak ertesi gün çok fazla ışık alarak bunu dengeleyebilir miyiz? Günlerimizi loş odalarda geçirmenin uzun vadeli etkileri neler olabilir? “Bunlar çok ilginç sorular,” diyor sandalyesinde kımıldanarak. Ancak belli ki çoğunun kesin cevabını bilmiyoruz. “İhmal edilen bir araştırma alanı bu.”

Kısmen Panda sayesinde, ışığın vücut saatimizi nasıl etkilediği hakkında en azından epey çok şey biliyoruz. İç saat söz konusu olduğunda, bazı ışık türleri diğerlerinden daha uygundur. Göz, ışığın üç ana rengini algılar: her biri farklı dalga boyunda titreşen kırmızı, yeşil ve mavi. Sabahları doğal olarak yüksek mavi konsantrasyonları oluşur; akşam karanlığında çoğunlukla yeşil ve kırmızı vardır. Mavi ışık, sirkadiyen ritmimiz üzerinde en büyük etkiye sahiptir, beyne sabah olduğunu, uyanmasını söyler ve tüm gün için saatimizi ayarlar. Bu önemlidir, çünkü vücut saatinin iç sinyalleri gece-gündüze dair dış ipuçları ile senkronize olduğunda sağlıklı bir şekilde uyuruz ve beynimiz ve vücudumuz daha iyi çalışır.

Sorun, yapay ışığın doğal dünyanın renklerini taklit edememesidir. Çoğu elektrik ışığı yüksek mavi yoğunluktadır, bu yüzden beynimizi, gündüz olmadığında bile gündüz olduğunu düşünecek şekilde kandırır. Sadece on dakikalık normal elektrik ışığı, iç saatimizde bazı değişiklikler yapabilir. “Maviye duyarlı olmak üzere evrim geçirdik, buna ihtiyacımız var,” diyor Panda. Ama çoğumuz, özellikle de akşamları çok fazla mavi ışık alıyoruz: Eve geldiğimizde akşam yemeği hazırlamak için mutfağı aydınlatıyoruz ve sonra gözümüze çok yakından mavi ışık tutan dizüstü bilgisayarlarımızı, tabletlerimizi veya akıllı telefonlarımızı fişe takıyoruz. Böylece iç saatimizi karmaşık bir mesaj bombardımanına tutuyoruz: Kasvetli sabahımız zayıf bir “uyanık ol” sinyali gönderiyor; aşırı parlak gecemiz çakı gibi uyanık olmak için beynimize bağırıyor. Ayrıca sirkadiyen sistemimizin iyi çalışması için gereken aydınlık ve karanlık arasındaki kontrastı da azaltıyoruz. Tüm bunlar bizi bir şekilde uykusuzluğa veya yetersiz uyumaya daha yatkın hale getiriyor.

Panda bu fikirleri, kendisi için katı kurallar halinde bir araya getirdi. Pek televizyon izlemiyor ve e-postasını saat 9’dan sonra asla kontrol etmiyor (“hep ya kötü haberdir ya da son teslim tarihleridir”); günde üç hafif öğün yiyor ve tükettiği her şeyin fotoğrafını çekiyor (yiyecekler de saatimizi senkronize etmeye yardımcı olur); evi “sirkadiyen sağlık için ideale yakın” bir düzene sahip. Bunu biliyor, çünkü her zaman çevresini izliyor -ilk bakışta plastik bir saat gibi görünen, bileğindeki küçük bir siyah diski gösteriyor: Son 18 aydır 30 saniyede bir ne kadar ışık aldığını kaydeden bir sensör bu.  Duş dışında gündüz ve gece takıyor: “Su geçirmez olduğunu söylüyorlar, ama pek güvenmiyorum,” diyor gülerek.

Bir bilim insanı olarak en büyük katkısı, belirli bir reseptörün mavi ışığı algıladığını ve beynimize ne zaman uykuya geçip ne zaman uyanacağını söylediğini keşfetmek oldu. Böyle bir fotoreseptörün var olma olasılığı, Amerikalı bir genetikçi olan Clyde Keeler’in, kör farelerin göz bebeklerinin bile ışığa tepki verdiğini fark ettiği 1923’te ortaya atılmıştı. Işığı göremiyorlardı, ancak görsel olmayan bir etkisi vardı. Bilim insanları o zamandan beri ışığa bir şekilde tepki verebilen yedi sekiz farklı reseptör tanımladı, ancak kimse kesin olanı saptayamamıştı.

Panda’nın bu reseptörlerden biri olan melanopsini bloke eden embriyonik kök hücrelerle yapay bir DNA segmenti oluşturması bir yıl sürdü. 2001 yılında evlenmek için Hindistan’a dönmeden hemen önce bunu bir laboratuvar teknisyenine teslim etti. Bu belirli reseptörden yoksun tek bir kör fare üretmek bir yıl daha sürdü ve bunun ardından Panda gerçekten motive olmuştu. “Deneyimizi yaparken gece yarısıydı. Ve işte oradaydı: 1626 numaralı fare ışıktan etkilenmiyordu [ışığa tepki vermiyordu].” Diğer tüm kör fareler, farklı bir ışık-karanlık döngüsüne maruz kaldıklarında uyanma sürelerini değiştiriyor, ancak Panda’nın tek melanopsinsiz faresi bunu yapmıyordu. Sesi yükseliyor. “Bunun bir şeyleri değiştireceğini biliyordum,” diyor. “Dünyada bunu bilen tek kişi olduğuma dair kibirli bir hissim vardı. Bu heyecanı hayatınızda üç dört kez hissetseniz yeter.”

Daha sonra deneyi daha fazla fare ile tekrarladı. Hatta karısını ve daha saatler önce doğmuş olan, uykudaki kızını yalnız bıraktı, çünkü zamanlamayı “bozmuştu” ve fareler için laboratuvar ışıklarını açması gerekiyordu. (“Karıma bunu birkaç yıl söylemedim.”) Reseptör konusunda haklıydı: Her hayvanda (“kör yayın balığında bile”) mavi ışık kaydeden ve günlük bazda biyolojik saati sıfırlamaya ve senkronize etmeye yardımcı olan melanopsin vardı. “75 yıllık bir gizemi bitirdik.”

2013 yılında, uluslararası bir grup bilim insanı (Panda dahil), doktor, göz doktoru, mimar ve mühendis Tokyo’da toplandı ve hepsi de aynı sorunun heyecanını taşıyordu: Işık sağlığı nasıl etkiliyor? Mavi Işık Derneği’nin (Blue Light Society) bu ilk toplantısı, Japonya’daki Keio Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde oftalmoloji profesörü Kazuo Tsubota tarafından düzenlenmişti. Yıllar süren araştırmalardan sonra, ancak farklı disiplinlerin iş birliği yapması durumunda yaşam tarzımızı sirkadiyen sistemin ihtiyaçlarına göre ayarlayabileceğimiz sonucuna varmıştı.

“Bazı insanlar bu fikri sevmiyor. Tütün gibi,” diyor Tsubota. “Sizden sağlığa zararlı olduğunu kanıtlamanızı istiyorlar. Tütün endüstrisi yıllardır bu kanıta karşı mücadele ediyor ve ben de burada aynı şeyi hissediyorum.” Öyle ya da böyle mavi ışıkla nasıl yaşayacağımızı öğrenmek zorundayız, diyor. Sigaranın aksine, “mavi ışık kötü değil. Ama her zaman almamalısınız.”

Bir göz doktoru olarak Tsubota’nın tutkusu, “yaşam süresi uzayan toplumda gözü korumak”. Hepimiz biliyoruz ki görme gücümüz yaşla birlikte azalır; bunu “kamera olarak göz” için söylüyor ama “saat olarak göz” de öyle. Yaşlandıkça göz merceğimiz sararır ve beynimize saatin kaç olduğunu söylemek için gözün arkasındaki reseptöre daha az ışık ulaşır; böylece vücut saatimizi sıfırlamak için daha fazla gündüz ışığına ihtiyacımız olur. Kocaman bir gülümsemeyle ve ellerini sallayarak konuşan Tsubota, “58 yaşındaki göz merceğim, 20 yaşındaki merceğimin üçte biri kadar mavi ışık alıyor. Yeterli miktarda ışık almak için 20 yaşındaki bir çocuğun üç katı kadar dışarıda oynamak zorundayım,” diyor ve gülüyor. “Bu bana kayak yapmak, yüzmek, koşmak için iyi bir bahane yaratıyor.”

Tsubota, gokigen, yani mutlulukla dolu bir hayat ile motive olduğunu söylüyor. Boş konuşmadığında ısrar ediyor. Mutluluk, diyet ve egzersizle birlikte, yaşla tükenen şeyleri geciktirmeye yardımcı olan üç şeyden biri. Tsubota’nın çözümü şarkı söylemek ve gülmek, hatta zengin olmak ya da evlenmek değil; uyumak: “Sigara içmek sağlığa ne kadar zararlıysa bu da o kadar faydalı.” İyi bir gece uykusu ise günün doğru saatinde doğru miktarda ışık almamıza bağlı.

Araştırmalarının çoğu kendi katarakt hastalarına odaklanıyor. Katarakt ameliyatından sonra insanlar genellikle daha az düşüş yaşar, ruh halleri iyileşir ve düşünceleri keskinleşir. Tsubota ayrıca, hastalarının uykularının “önemli ölçüde iyileştiğini” de buldu. Operasyonun diğer birçok faydasının bundan kaynaklandığına inanıyor: “Ameliyat, ışık geçirmeyen merceği yeniliyor ve aniden mavi ışığın % 90’ı alınmaya başlıyor, beş yaşında gibi oluyorsunuz. Bu yüzden katarakt, kamera için olduğu kadar saat için de bir tedavidir.”

Bazıları için ışık eksikliği bir sorun olabiliyorken, bazıları için de gece çok fazla ışık almak, özellikle de mavi ışık, sorun yaratıyor, diyor Tsubota. Bu, özellikle gözümüzden sadece bir metrecik uzakta duran, ışık saçan, parlak ekranlara sürgit yapışık yaşayanlar için böyle. Tsubota teknoloji bağımlıları için, ki bugünlerde çoğumuz öyleyiz, mavi ışığın % 30-50’sinin kullanıcının gözüne ulaşmasını engelleyen “PC gözlüğü” geliştirmeye yardımcı oldu. “Fikir, bunları sadece miyopi için değil koruma amaçlı takabileceğimiz, tıpkı ayaklarımızı korumak için ayakkabı giydiğimiz gibi.” Gözlükler ince çizgilere sahip, burunda hafif hissediliyor, merceğe hafif sarı bir renk veriyor ve 15 çerçeve ve 16 renk çeşidine sahip. Bunlar havalı bir aksesuar olarak pazarlanıyor: bir reklamda gözlükleri takan manga karakterleri var, bir diğerinde kur yapan genç bir çift. Normal gözlük üreticisi olan Jins, 2011’den bu yana 3 milyondan fazla gözlüğün tanesini 3,990-5,990 ¥ (23-35 £) seviyesinde sattı. Tsubota’nın ekibi şimdi bir sonraki yaratım üzerinde çalışıyor: Işıktan koruyan kontakt lensler.

New York’un kuzeyinde bulunan Rensselaer Politeknik Enstitüsü’nde ışık ve sağlık uzmanı olan Mariana Figueiro’nun çalışmaları tüm dünyadaki gençleri mutlu etmiş olmalı. 2012’de, bir grup genç yetişkinle yaptığı çalışmada, yatmadan iki saat önce iPad kullanılması durumunda uykuyu destekleyen bir hormon olan melatonin üretiminin baskılandığını buldu.

Medya bariz sonuca odaklandı: Bu tür arkadan aydınlatmalı cihazların kullanılması uykumuzu mahvediyor.

Ama Figueiro başka bir çıkarımda daha bulunuyor. Bizi mavi ışıkla kavuran bu aynı arkadan aydınlatmalı ürünler, bizi canlandırmaya ve saatimizi sıfırlamaya yardımcı olmak için günlük ışık terapisi olarak da işlev görebilir. Kendisi, rahatsızlıklarımıza çözüm olarak her sabah  bir saat “Angry Birds” oynamayı reçete eden ilk kişi olabilir.

Figueiro, Amerikalı gençler için alışılmadık bir kahraman. Brezilya’nın en büyük şehirlerinden biri olan Belo Horizonte’de doğdu, mimarlık eğitim aldı -“Büyüleyici olduğunu düşünmüştüm”- ve 1996’da kocası MBA yapmak istediği için Troy, New York’a taşındı. Zamanını değerlendirmek için Rensselaer’da master’a başladı; danışmanı, tezi için bölgedeki yenidoğan ünitesinde vardiyalı çalışanların farklı ışık seviyelerinde nasıl işlev gösterdiğini araştırmasını önerdi. Bu, yerde ararken gökte bulduğu bir seçim oldu. “Beni meşgul etti ve işlevlendirdi,” diyor. “Ve araştırmalar aklımı başımdan aldı.” Yıl sonunda Figueiro’nun kocası Brezilya’ya döndü. O ise Troy’da kaldı.

Kendisi hakkında konuşmayı bitirip araştırması hakkında konuşmaya geçtiğinde rahatlayan Figueiro, “Ne kadar ışık aldığımızı değerlendirme konusunda kötüyüz,” diyor. “Görsel sistemimiz bizi çok kandırıyor.” Bulutlu, kapalı bir günde bile bol miktarda gün ışığı vardır. “Ama televizyonun çok fazla ışık saçtığını düşünüyoruz çünkü tek bir kaynaktan geliyor. Ve bir de genellikle aydınlık görünen ancak bize çok az ışık sunan ofislerde çalışıyoruz.”

Sirkadiyen sistemi senkronize etmek için, gördüğümüzden daha fazla ışığa ihtiyacımız var. İyi tarafı, geceleri tuvalete gitmek için lambayı açtığınızda biyolojik saatiniz hemen çökmez. Dezavantajı ise, çoğumuzun, ışık alımımızın ev ile dış mekân arasında nasıl değiştiği hakkında hiçbir fikri olmaması. Colorado’da kamp yapan bir grup üzerinde yapılan araştırmada, dağlık bir çölde geçirilen yaz tatilinde evdekinden dört kat daha fazla ışık alındığı ve melatonin seviyelerinin iki saat önce yükseldiği bulundu.

Figueiro, gün ışığının bizim için özünde elektrik ışığından çok daha iyi olmadığını söylüyor. Ama şöyle ki, aynı işi görmesi için yapay ışık almak “daha pahalı, daha fazla enerji kullanıyor ve doğru miktarı ayarlamak daha zor”. Ancak doğru miktarı ayarlamak, tam olarak Figueiro’nun yapmayı amaçladığı şey. Yaşlandıkça uyku bozuklukları artar: 65 yaş üstü insanların % 40 ila % 70’inde ciddi uykuya dalma problemi vardır, geceleri sık sık uyanır veya gün içinde gözlerini açık tutmakta zorlanırlar. Uyku bozukluğu genellikle fiziksel durum ve bağışıklığımızda düşüşün yanı sıra depresyon ve diğer hastalıklara eşlik eder. Çoğumuz bunun, yaşlanmanın sadece bir parçası olduğunu varsayarız. Figueiro bu varsayıma katılmıyor. Gün ışığına daha fazla maruz kalmanın doktorlardan uzak durmaya yardımcı olabileceğini düşünüyor.

Figueiro, konutlara özel bir aydınlatma sistemi yarattı. Yaşlı insanlar iki hafta boyunca her gün iki saat sabah güneşi alırsa uykuları düzelir; bazı araştırmalar bu faydanın daha bile hızlı olabileceğini gösteriyor. Ancak çoğu insan bunun çok küçük bir kısmını alıyor: Yapılan bir çalışma, orta yaşlı yetişkinlerin günde yaklaşık bir saat parlak ışık aldığını, destekli yaşam tesislerindeki yaşlı yetişkinlerin bunun yaklaşık yarısını ve huzurevlerinde bulunanların sadece iki dakika aldığını gösterdi. Bu yüzden Figueiro, sabahları TV ekranlarına, tekerlekli sandalyelere veya kanepelere parlak lambalar eklemeyi denedi. Alzheimer hastalarını tedavi etmek zor olabiliyor, çünkü istikrarlı bir şekilde tek bir yerde kalmıyorlar – ancak herkes yemek yiyor, yani bir yemek masasını ışık kutusuna çevirebilirsiniz. Troy’daki bir destekli yaşam tesisinde bu aydınlatma planını test ettiğinde buradaki sakinler daha iyi uyumaya başladılar. Diğer yaşlı evlerinde de benzer sonuçlar ortaya çıkmakta.

Figueiro şu anda Amerikan Deniz Kuvvetleri ile, denizaltıcıların denizin dibinde uyanık, üretken ve sağlıklı olması için ne kadar ışık almaları gerektiği üzerine çalışıyor. Mavi ışık, sürücülerin ve pilotların direksiyonda uyanık kalmasına yardımcı olmak için kullanılabilir, diyor. Ve gecelerimizde böylesi bir yıkım yaratan arkadan aydınlatmalı cihazlara gelince, bunların daha sirkadiyen dostu bir şekilde üretilmeleri gerektiğini savunuyor. Bu alanda çalışan birçok kişi gibi Figueiro da “yatmadan önce elektronik cihazlarla uğraşmadığını” söylüyor. Ancak bu tür ürünler günlük programlarımıza göre ayarlanabilir, böylece günün ilerleyen saatlerinde daha az mavi ışık yayarlar. “Bu mümkün,” diyor. “Neden olmasın?”

Çok sayıda teknik çözüm var. Ancak iyi bir gün ışığı ve iyi bir gece uykusu için en faydalı tavsiyesinde makineler yer almıyor. “Uyanın ve sabah yürüyüşe çıkın” diyor. “Her sabah.”

Los Angeles’lı bir mimar olan Frederick Marks, Amerika’da mimarlar için ışık standardını belirleyen danışma komitesinin, bir görevi yerine getirmek için yeterli aydınlatmaya sahip olmaya odaklandığını söylüyor: “İnsanlar sağlık konusunu düşünmüyor.” Marks, yapıların davranışlarımızı ve konforumuzu nasıl etkilediğini araştıran bir grup bilim insanı ve mimardan oluşan Mimarlık için Sinir Bilimi Akademisi’nin (Academy of Neuroscience for Architecture) kurucu üyesi.

Ağır ağır, düşünüp taşınarak, sanki bir sınıf dolusu öğrenciye ders verir gibi konuşan Marks, “Bu soru acil hale geliyor,” diyor. Kentleşme hızlanmaya devam ettikçe daha fazlamız “doğal ışık şansının çoğu zaman pek de olmadığı” yüksek binalarda yaşayacağız. Işığın bol olduğu yerlerde bile, çoğumuz insanların içeri bakmasını veya parlamayı önlemek için perdeleri çekiyoruz. Termostatlar artık evlerde standart olarak bulunuyor. “Bir ışık sensörünün maliyeti karbon monoksit monitöründen daha az”, diyor Marks, “ama kimsede yok”.

Işığın ölçülmesi, çözümün sadece bir parçası. Diğeri ise elimizdekileri daha iyi kullanmak. Marks, güneşin parlaklığına bağlı olarak şeffaf veya yarı saydam olabilen yeni bir cam türüne (“elektrokromik cam”) meraklı. “Şimdiye kadar insanlar bunu klimadan tasarruf etmek ve kör edici ışınları engellemek için kullandılar”, diyor, “ancak daha doğal ışığın tadını çıkarmak için büyük plakaları aynı şekilde uygulayabilirsiniz.”

Yapay aydınlatma da manipüle edilebiliyor. Akkor lambaları LED’ler ile değiştirdiğimiz için, geceleri gözlerimizi kamaştırmasına izin verdiğimiz ışıklar, son on yılda daha parlak hale geldi. Şu anda bu LED’lerin içinde üç ışık türünün hepsi var: kırmızı, yeşil ve mavi. Bunlar programlanabiliyor; herhangi bir gece kulübüne yapılacak bir ziyaret bunu teyit edecektir. Yani evlerimiz, sabahları parlak mavi ve daha sonra daha yumuşak kırmızılar ve yeşillerle doğal dünyayı yansıtabilir. Sulama veya güvenlik sistemlerinizi çoktandır telefonunuzdan ayarlayabiliyorsunuz. Işıklar neden olmasın?

Işık ve karanlığa ek olarak, vücut saati aynı zamanda ortamdaki ışınların ve hareketin yönüne de tepki verir (bu yüzden ışıltılı, penceresiz kumarhaneler o kadar kafa karıştırıcıdır). Marks, 20 yıl içinde çoğumuzun evlerimizde veya iş yerlerimizde dijital, programlanabilir bir duvara sahip olacağını düşünüyor. Zevkimize, ruh halimize veya günün saatine bağlı olarak, bu duvara yüksek palmiye ağaçlarıyla bir Tay plajı, güneşli dağ zirveleri manzarası veya parıldayan bir gökyüzünün altında bir taverna yansıtmayı seçebileceğiz. Marks, “Gördüklerinizle etkileşirsiniz ve gördükleriniz de sizinle etkileşime girer,” diyor. Aydınlatma duvarda gizli.

Dünya üzerindeki insan yaşamının tüm süresinin tek bir gün olduğunu ve lambanın düğmesine basalı daha bir saniye olmadığını düşünün. Piccadilly Circus, Times Square ve Shibuya daha yeni parlamaya başlamış; iPad henüz nano saniyeden daha az bir süredir ışıldıyor.

“Sıkı çalış, sıkı eğlen” kültürlerinin her ikisi de geceden saat çalmak ister. Soru, 24 saatlik bir toplumda sağlığımızı nasıl yönettiğimizdir. Ne kadar ışığa ihtiyacımız olduğunu bilir ve ona eriştiğimizden emin olursak daha iyi, daha uzun ve daha mutlu yaşayabiliriz. Satchin Panda, “Yanlış miktarda ışık almak, akut veya acil bir sorun yaratan bir şey değil,” diyor. “Bir sınavdan çakmak gibi değil.” Ancak uzun vadede, yıllardır yanlış giden bir şeyi düzeltmek için çok geç olduğunu fark edebiliriz. “Kronik bir hastalık gibi.” Savana ya da büyükbabasının çiftliğine geri dönmenin bir çözüm olmadığını söylüyor. “Peki ya bir lambayla birlikte hayatınızı da değiştirebiliyorsanız?”

Hayatını aydınlat

Daha iyi gün ışığı ve daha iyi gece uykusu için 12 ipucu

– Hafta sonları dahil her gün aynı saatte kalkın ve yatın

– Her sabah perdelerinizi açın ve mahremiyeti bir kenara atıp günü kucaklayın

– Gündüz dışarıda zaman geçirin, genç yaşlı, tüm ailenizi yanınızda götürün

– Karartma perdelerini kapatmayın

– Pencere yanında çalışmaya çalışın, Manzaralı Oda sadece iyi bir romanın adı değildir

– Geceleri değil, gündüz video oyunları oynayın

– Ek bir masa lambası alın

– Loş ışıkta romantik bir akşam yemeği yiyin

– Bilgisayarınızı veya tabletinizi yatmadan iki saat önce bir kenara bırakın

– Bilgisayarınıza f.lux yazılımını yükleyin. Günün ilerleyen saatlerinde mavi parlamayı kesen ücretsiz bir programdır

– Yatak odanızı karartın veya bir uyku maskesiyle uyuyun

– Işığı yarım saat önce kapatın. Bu, hayatınızı kurtarabilir

Haber kaynağı: https://www.1843magazine.com/content/features/rosie-blau/light-and-health

Website | + posts

pldturkiye.com, 2005 yılında yayın hayatına başlayan PLD Türkiye dergisinin resmi sitesidir. Amacı mimari aydınlatma tasarımı kültürünün gelişmesi için ışıkla ilgili tüm haber, proje, etkinlik, iş olanağı, ürün ve firmalara yer vermektir. 2018 yılı itibariyle, PLD Türkiye dergisi basılı olarak yayınlanmamaktadır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *