PLD-C 2013 Kopenhag izlenimleri

PLDC1
İki yıl aradan sonra PLD-C (Professional Lighting Design Convention- Profesyonel Aydınlatma Tasarımı Kongresi) takipçisi aydınlatma tasarımcıları bu sefer Kopenhag’da yeniden bir araya geldiler.

PLDC2
PLD-C takipçisi diyorum çünkü tüm aydınlatma sektörünün -uzaktan veya yakından- takip ettiği bir kurum olarak her ne kadar dünya çapında aktif de olsa konferansın başlangıcından beri Avrupa ülkelerinde yapılması daha çok bölgedeki ilgilileri bir araya getirebiliyor diye düşünüyorum. İki sene önceki Madrid konferansından biraz farklı bir konuşmacı ve katılımcı kitlesinin gözüme çarpması belki de bu nedenle pek şaşırtıcı değil. Özellikle kuzey Avrupa ülkelerinden araştırmacılar, mimar ve aydınlatma tasarımcıları konferansın bu kadar yakınlarında olma fırsatını kaçırmak istememiş olabilirler. Buna rağmen yine de PLD-C’ye desteğini sürdüren pek çok önemli aydınlatma tasarımcısı katılımcı grubun hala ana kitlesini oluşturuyorlar. Geçen senelere ek olarak katılımcı sayısında çok önemli bir artış olduğu (Koert Vermuelen’in konuşmasında da sorduğu gibi aydınlatma sektöründe gerçekten bu kadar insanın bir rolü var mıdır sorusunu getiriyor akıllara) da gözden kaçmadı. Hemen hemen tüm girişlerde (kahve sırası dahil) bir kuyruk vardı diyebiliriz.

PLDC3
Konuşmaların ve sunumların, takip edebildiğim kadarıyla, bir kısmı üniversitelerden değerli araştırmacılarının tezlerinden ve/veya deneyimli tasarımcıların çok sıkı bir işbirliğinden doğan projelerinden oluşuyordu. Bir yandan aydınlatma ile ilgili teorik araştırmaların 2 saate kısıtlanmış sunumları dinleyicileri biraz zorlarken diğer bir yandan projenin konsept aşamasından direkt bitmiş fotoğraflarına geçiş yapan sunumlarda da kafalarda birtakım soru işaretleri oluştu diye düşünüyorum. Bazı projelerin süreçlerinin esnek olabilmesi, projenin tasarımcılarına değişik konularda araştırma yapabilmelerine olanak tanımış. Özellikle doğal aydınlatmada, göz konforunun yakalanmasında, son kullanıcının projeye dahil edilmesinde ve enerji tasarrufu konularında aydınlatma tasarımcıları ellerindeki tüm bilgileri, üzerinde çalıştıkları projenin kriterlerine göre değerlendirmiş ve birtakım sonuçlara varmışlar. Farklı sunumlarda bazı ortak noktalar gördüğüm için şöyle bir soru geldi aklıma: “Dünyanın farklı köşesindeki tasarımcılar bu araştırmaları tekrar tekrar ama paralel olarak yapıp, aynı türden sonuçlarını, her biri kendi müşterilerini ikna etmek için mi kullanıyorlar?” Eğer araştırma aynı ise projeye uyarlamak için yeni baştan sunumlar hazırlanması, hesaplar yapılması ve “projeye özel” çözümler mi bulunması gerekiyor gerçekten?

Aydınlatma tasarımcılarının ve aslında bir mekanın aydınlatmasının “iyi” sonuç vermesini isteyen tüm projecilerin genellikle deneyimleri “mükemmel” olarak bitemiyor. İnsanla, göz konforuyla, mekanın ve aydınlatılan nesnelerin özellikleriyle birçok kriter değişebiliyor. Özellikle Tülin Kori’nin sunumunda ve Cristopher Cuttle’ın konuşmasında biraz eleştirerek aktardığı Leed ve Breeam standartları gerçekten bir aydınlatma tasarımcısının tüm ihtiyaçlarını karşılamaya yetiyor mu? Bu standartların sağlanması gerçekten o projeyi sürdürülebilir yapıyor mu? Tasarımcıların çoğunlukta olduğu, aydınlatmadaki “kalite”ye daha çok önem veren konferans izleyicilerinin bahsi geçen standartlarla ilgili ciddi sıkıntıları var gibi… Bu soruna Kevin Shaw ve Malcom Innes gibi müze aydınlatmasında deneyimli tasarımcılar son kullanıcıları dahil ederek ve araştırmalarını anketlerle zenginleştirerek bir cevap arıyorlar. Ancak belirli bir insan kitlesi ile yapılan bu araştırmaların ne kadar bilimsel geçerliliği olduğu bence tartışmaya açık.

PLDC4
İngiliz tasarımcı Paul Nulty ile Philips’ten Peter Earle’ün karşılıklı diyaloglarında neşeli bir şekilde tartıştıkları üretici-tasarımcı ilişkileri aslında tüm sektördeki tasarımcıların aşina olduğu konulara değiniyor. Özellikle LED gibi yeni teknolojilerin, kime ve neye göre belli olmayan nedenlerle, her gün sektöre farklı bir ürün sunduğu günümüzde, tasarımcının bu yenilikleri neye göre değerlendirmesi gerekiyor, üreticiler her kritere uyacak şekilde geniş perspektifte bir çözüm sunabiliyorlar mı? LED üretiminin sürdürülebilirliği ne derece kanıtlandı ve devlet kurumlarınca desteklenmeye zorlanması doğru mudur? Bir LED ışık kaynağının tükettiği enerji hesabı dışında LED’i üretmek için gerekli enerji niye aynı hesaba katılmıyor ve enkandesan lambalar neden hemen çöpe atılıyor? Bu gibi sorular tasarımcıların çok karşılaştığı bir sorun. Belki de bu aşamada tasarımcıların üreticilerle daha sıkı bir çalışma içinde olup, projelerde gerçekten neye ihtiyaç olduğu konusunda hem üreticiyi hem de müşteriyi yönlendirmek gibi bir görevi olabilir. Bu sayede tasarımcı bazı teknolojileri kullanmaya zorunda bırakılmadan, daha özgürce seçimlerini yapabilir ve üreticilerle oluşturduğu uzun süreli ilişkileri marka güvenine dönüştürerek daha kaliteli projeler çıkartabilir diyebiliriz.

PLDC5
Bir tasarımcı gözünden araştırmaların ne kadar önemi varsa başkalarının deneyimlerinden faydalanması da bir o kadar önemli zaman kayıplarını engelleyebilir. Geçen konferansta olduğu gibi bu sefer de bitmiş projelerin sunumunda özellikle konsept ile gelinen nokta arasında bazen büyük farklar var. Örneğin Alexander Rieck’in sunumunda bir tasarımcının yaratıcı düşünen kafasında ne kadar farklı bir dünya yarattığı, insanı temel alarak ne kadar çok kritere uyması gerektiği ve sonuç olarak aslında hep doğayı taklit eden devasa yapılar yaptığını görebiliriz. Bu yapılar her ne kadar güçlü bir konseptle yola çıksalar da, aydınlatmayı, akustiği, havalandırmayı, sürdürülebilirliği, güvenliği vb. birçok faktörü en optimal şekilde binaya entegre etmeye çalışarak aslında Wall-E filmindeki büyük AVM-çok işlevli mekanlar türü karmaşık yapılarda son buluyorlar. Doğallık amaçlanırken, bu kadar karmaşık yapılar yapmak, kendi içinde bir uçurum yaratmıyor mu?

Farklı kültürlerde deneyimlerini paylaşan katılımcılar arasında Abhaj Wadwa’nın sunumu da enteresandı. Aydınlatmanın hem algısal hem de sembolik olarak kültürler ve dinler arası farklılıklarının olabileceğini, fizyolojik olarak ışığı farklı algıladığımızı ve aslında farklı mekanlarda farklı beklentiler içinde olduğumuzu hatırlattı bize. Bir başka sunumda Julia Erlhöfer’in Berlin’den Kolombiya’ya taşınmasıyla beraber yaşadığı deneyimlerden, aydınlatma tasarımına bakış açısının kültürden kültüre ne kadar değişebileceğini gördük. Yazının başlangıcında da bahsettiğim gibi Avrupa, Kuzey Amerika ve uzakdoğudaki birkaç ülke dışında tüm dünyada aydınlatma ile ilgili ne gibi beklentiler var? Ne gibi ihtiyaçlar var veya yok? Emrah Baki Ulaş’ın sunumunda da bahsettiği gibi aydınlatmaya farklı görevler verebilir miyiz? Mesela uzaydan yol aydınlatmaları tasarlayıp, aydınlatma yerine “karanlık”ı ölçü birimi olarak kullanmaya başlayabilir miyiz? Kısacası bakış açımızı biraz değiştirip aslında çok da iyi bilmediğimiz bir konu ile ilgili daha farklı çözümler getirebilir miyiz?

PLDC6
Aydınlatmanın g
eleceği ve bu gelecekte aydınlatma tasarımcısının rolü ile ilgili Koert Vermulen’in sunumu, aydınlatma tasarımcıları arasında ortak bir dil bulabilir miyiz sorusunu gündeme getiriyor. Bir aydınlatma tasarımcısının sunduğu hizmet basit bir hesaplamadan mı ibaret yoksa aydınlatmayı bir hikayeye dönüştürerek mekana hayat vermek midir? O halde gerçek aydınlatma tasarımcıları kimlerdir ve neye göre seçilmelidirler? Aydınlatma tasarımı belirli kurumlarca zorunlu hale getirilse bile paket servis yapan büyük üretici/distribütör firmalar ile rekabet nasıl sağlanmalıdır? Bu sorulara tam olarak yanıt verilemiyor olsa bile 2 boyutlu video enstalasyonlarının gelecekte aydınlatma sektörünün içinde önemli bir yer kaplayacağı görüşündeyim. OVI (Office for Visual Interaction) tasarım firması kendi adından da anlaşılabileceği gibi bu ayrımı, bir rekabet kanalı olarak net bir şekilde ortaya koymuş.

Müşterilerin bir aydınlatma tasarımcısını projeye dahil etmesindeki amacı aslında projeye daha heyecanlı bir yaklaşım elde edebilmektir diyebiliriz. Belki de bu heyecanı video enstalasyonları, DMX yönetimli, insanlarla interaktif olabilecek bazı sistemlere çevirmeliyiz. Alessandro Gobbetti’nin film dünyasından bize aktardığı ışıkla ilgili deneyimleri gerçekten heyecan verici. Filmler sadece ışıktan oluşmuyor ama basit aydınlatma, algı kuralları ve son teknolojiler 2 boyutta mekanlara hayat, insanlara karakter verebiliyor.

Aydınlatma, her ne kadar bilimsel gerçekliği olan ve yüzyıllardır beraber yaşadığımız bir algı olsa da ortaya atılan bütün bu sorularla ilgili henüz tam cevaplar verilemiyor. Devam eden bu süreçte tüm proje içi ilişkilerinin ve aydınlatmaya yaklaşımın sürekli yenilenmesi ve karşılıklı daha çok şey öğrenilmesi gerekiyor. Tasarım açısından yaşanılan deneyimlerin yeni baştan yaşanmaması, araştırmaların yeniden yapılmaması için ortak bir dil, bir kod oluşturmalıyız belki de… Bireysel anlamda güzel projeler çıkarmak kısa vadede bir amaç olabilir ancak bireyselden kamuya kaymamız gereken özellikle şu son dönemlerde Türkiye’de bu konuya daha çok hassasiyet göstermeliyiz. Bir sonraki aydınlatma tasarımı kongresine daha hazır gidebilmemiz dileğiyle…

elif-ayalp

Elif Ayalp

Aydınlatma Tasarımcısı – Planlux

Haber Kaynağı: http://www.planlux.net/projects/events/planlux-pldc-kopenhagda