Işıktan kör olmak: James Turrell, Mona’nın nefes kesici yeni kanadında duyuları yok ediyor

Biri çağdaş sanatla ruhani bir deneyim yaşadığından bahsediyorsa büyük olasılıkla James Turrell’la karşılaşmasını anlatıyordur. Amerikalı sanatçının ışıkla çalışan ve sanatla bilimi birleştiren büyük ölçekli enstalasyonları bazı izleyicileri zevkten dört köşe ediyor.

2013 retrospektifinde sanatçının eserini izleyen bir New York Times muhabiri, “Beynime hücum eden kan bana neredeyse diz çöktürüyordu,” diye yazdı soluk almadan.

Turrell’in Perceptual Cell işiyle (Algısal Hücreler) ilgili yazan Guardian sanat eleştirmeni Jonathan Jones da benzer şekilde etkilenmişti: “Eleştirmenlerden biri, odada zihinsel bir orgazm yaşadığını bile iddia etti. Bununla dalga geçmek hoş olurdu ama bu ufuk açıcı sanat eserinin gücünü azaltırmışım gibi geliyor.”

Kendi adıma, Hobart’s Museum of Old and New Art’ın (Hobart Eski ve Yeni Sanatlar Müzesi) yeni açılan kanadında onun çalışmasıyla karşılaşmak sanki nöronlarımın yerini değiştirdi ve zihnimi tamamen sakinleştirdi.

James Turrell’ın çalışması insanlar üzerinde güçlü bir etki bırakmak için yapılmış. Çalışmasıyla ilgili Drake’in Hotline Bling videosundaki kazık –ya da atıf– ona yeni nesil hayranlar kazandırmış olabilir ama olay televizyon görsellerinden ibaret değil. Onun çalışması, görmekten çok deneyimlenen bir şey. Kendinizi ne kadar teslim ederseniz o kadar derine iniyorsunuz.

74 yaşında baharını yaşayan Turrell şöyle diyor: “Sanatım sizin bakışınızla alakalı, ateşe bakarken akla gelen, kelimelerle ifade edilemeyecek düşünceler gibi.”

Mona’nın yeni Turrell çalışmalarına bir diğeri daha katıldı. Genişleyen Hobart binasının çatısına oturan ve çok sevilen “Amarna”, Turrell’ın “yüksek rakımlı ve coğrafi olarak izole konumlara” inşa ettiği 80 Skyspace enstalasyonundan biri.

Ancak dört yeni parça, özel amaçlı inşa edilen Pharos (Fener) kanadında duruyor. Burada Jean Tinguely, Randy Polumbo, Charles Ross ve Richard Wilson gibi sanatçıların da eserleri bulunuyor. Wilson’ın 2015’te Londra’daki Saatchi Gallery’den alınan dünyaca ünlü 20:50 çalışması da burada.

Mona’nın kurucusu David Walsh’ın “Gördüğüm en iyi sanat eserlerinden biri,” diye tanımladığı 20:50, bel hizasına kadar geri dönüştürülmüş motor yağıyla doldurulmuş bir alandan oluşuyor. Merkez koridordan yürüyorsunuz ve üç taraftan silme dolu yoğun sıvıyla etrafınız sarılıyor. Sıvı cezbedici bir şekilde parlıyor, gökyüzünü yansıtıyor ve güçlü bir dokunma arzusu yaratıyor. (Bir Trip Advisor yorumcusu anlamamış: “Çoğunluğu [Mona’dan bahsediyor] uydurmaydı, örneğin sadece siyah bir suya bakmak için uzun bir kuyrukta bekliyorsunuz.”)

20:50, Turrell’ın aydınlatma çalışmasından daha kasvetli, karanlık ve etkili ama sahne ışığını çalan yine de Turrell oluyor.

Yerinde yapıldığında, bir Turrell edinmek, duracağı alan için büyük miktarda modifikasyon ve yenileme gerektiriyor. Örneğin, sanatçı, son 30 yılını Arizona’da sönmüş bir volkanın içine üç mil genişliğinde bir enstalasyonu inşa etmeye harcadı. Mona’da David Walsh ve Melbourne’lü mimarı Nonda Katsalidas, Pharos kanadını 32 milyon dolara inşa etti; bunun 8 milyon doları sanat eserine gitti.

Ön açılışı Aralık’ta yapılmasına rağmen halen tamamlanmamış olan alan adını, M.Ö. 280 civarında I. Ptolemaios Soter için yapılan deniz fenerinden alıyor: Pharos of Alexandria (İskenderiye Feneri).

Walsh, Mona’nın internet sitesindeki bir gönderide “Yeni Mona kanadımız da bir deniz feneri ama gemileri kayaya çarpma riskinden kurtarmak için tasarlanmadı,” diye yazdı. “Bizim deniz fenerimiz aydınlatmanın sanatsal gücünün göstergesi; yalnızca sanat eserleri için bir mekân değil, tam da sanatsal bir obje.”

Derwent’e doğru çıkıntı yapan Pharos’un gizli bir odası var. Siyah bir örtüden geçip Mona’nın devam eden sergisi Museum of Everything’in (Her Şey Müzesi) arkasından giriyorsunuz. Ve işte orada; karşınızda bir koridor ve ışık hüzmesi. Beside Myself (Kendimden Geçtim) isimli bu çalışma, Turrell’ın ilk işlerinden.

Eğer müze karanlık, seksi ve şaşırtıcı bir eğlence mekânıysa, Pharos da tam tersi. Ortamı berraklaştıran bir ışıkla yıkanmış.

Walsh’tan aktaralım: “Mona, geri kafalılara panzehir olma amacı taşırken Pharos açık kalp ameliyatıdır.” Çalışmayı ziyaret etmek bu ifadenin doğruluğu hakkında şüphe bırakmıyor. Pharos sizi sadece deşmekle kalmıyor, aynı zamanda kafanızı ve kalbinizi karıştırıyor.

Pharos Noel’in ertesi günü halka açıldı ki bu Mona’nın meşhur savurgan partilerine göre sessiz bir açılıştı. Bunun yerine, müzenin Berriedale’deki komşularına postayla binlerce çikolata gönderildi. Wonka Çikolatasına benzer şekilde bazılarının içinde yeni kanadı ilk görenlerden olmak için “altın biletler” bulunuyordu ve hepsinde inşaat işine katlandıkları için Walsh’tan bir özür notu vardı.

Şimdi sadece bir aylık olmasına rağmen Pharos kanadı, sanki hep oradaymış gibi duruyor. İçinde, güzel bir su manzarası ve “Instagram’a oldukça uygun” pastel pembe ve yeşil iç kısmı olan harika bir bar ve tapas restoranı bulunuyor. Fakat asıl güzelliğin açıkça göz önünde olduğunu anlamak biraz zaman alıyor: Masaların arkasında iki beyaz önlüklü görevliyle beraber çok büyük bir yumurta duruyor.

Epilepsimin ya da klostrofobimin olmadığına ve alkol, uyuşturucu almadığıma dair bir belge imzaladıktan sonra, yalnızca birkaç dakika önce tanıştığım biriyle merdivenleri inip yumurtanın yanına gidiyorum. Çalışma, Unseen Seen (Görülmeyen Görülen), çiftler halinde deneyimlenmek için yapılmış ve ameliyat masasına benzeyen ince bir şiltenin üstüne yatmak gerekiyor.

İlk başta yabancı biriyle beraber yalancı bir yatağa uzanıp, “Sert mi seversiniz, yumuşak mı?” diye sormak tuhaf geliyor. (Çalışma iki seçenek sunuyor; biz “serti” seçtik.) Fakat sonra ışık işi devralıyor. Fiziksel ve görsel olarak rahatsız edici bir şey ve size hiç seçenek tanımıyor. Tüm vücudunuzla ona teslim oluyorsunuz.

İlk başta ışık, mikroskopla baktığınızda görüş alanınızda biriken kan gibi donuk ve parça parça geliyor. Sonra şnorkelle yüzerken gözünüzün önünden geçen yosun parçacıkları gibi daha elle tutulur parçalar haline geliyor. Daha sonra ciddi bir vites atıp yoğun renklere –parlak sarı ve magenta– ve dönerek yanıp sönen şeylere dönüşüyor.

Deneyim o kadar eksiksiz ve yoğun ki başka hiçbir şeye bakmaya fırsat bulamıyorsunuz. Işık tüm görüş alanınıza akın ediyor, tek kaçış yolu ellerinizle gözünüzü kapamak ya da girişte verilen panik düğmesine basmak. Daha sonra çalışmayı sanki bir kaleydoskoptaymışım gibi gözümün önünden geçen desenler olarak deneyimledim.

“Göz küremin içini ve aynı zamanda düşüncelerimin rengini görebiliyordum,” diye bahsediyor Walsh deneyiminden. Bu benim için de doğru. Aynı zamanda tüm deneyim bende zihnimi sakinleştirip uzun bir meditasyon yapmışım etkisi yarattı.

Bittiğinde, ayakkabılarımızı giymemiz için yumurtanın dışına çıkarılıyoruz ama kendimize gelmeye zamanımız olmadan sıradaki aşamaya geçiyoruz: The Weight of Darkness (Karanlığın Ağırlığı).

Bu odanın karanlığı o kadar eksiksiz ki sanki fiziksel olarak bir önceki çalışmadan vücudumda kalan ışığı emiyor ya da akıtıyor. Oda sessiz ve karanlıkla gelen sessizlik tuhaf bir derinlik oluşturuyor. Kenarlara dokunarak alanı hissetmek istedim ama umutsuzca yönümü kaybettiğimi hissettim. Sandalyeleri bulduğumuzda, olay orada oturmaktan ibaretti: negatif alanda geçirilen 20 dakika. Bana son derece rahatlatıcı geldi.

Turrell’ın son çalışması, Event Horizon (Olay Ufku) daha sosyal: değişen ışıklarla dolu küp şeklinde, renkli bir oda; daha çok Drake’in klibi gibi. Alanda kenar köşe hissiyatı yok; hatta birkaç kişi Turrell’ın çalışmasını deneyimlerken düşüp sakatlanmış. (1980 yılında bir kadın, çalışmasının “yere çökmesine” sebep olduğunu iddia edip Whitney’ye dava açmıştı.)

Turrell deneyimi bittikten sonra enstalasyon eşimle günün geri kalanında akşama kadar takılmaya devam ettik. Galerinin dışında güneşte oturduk, müzik dinledik, şarap içtik ve sohbet ettik. Melbourne’e döndüğünde ona “Arkadaş olalım ve takılalım” diye mesaj atacağım. Daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım.

Bu, Turrell’ın çalışmalarının yan etkisi mi, merak ediyorum. Bir arkadaşım çalışmayı paylaştığı yabancıyla daha da yoğun bir deneyim yaşamış. Bana, “O adamı gerçekten özlüyorum. Çok konuşmadık. Adını bile bilmiyorum. Ne kadar tuhaf!” dedi.

Işık, nöronları yeniden dizip samimiyeti mi hızlandırıyor? Çalışma kendisiyle izleyici arasındaki sıradan ilişkiyi yeniden şekillendirip de başka insanları içine mi çekiyor? Sanatı beraber deneyimlediğiniz insanlar deneyiminizin bir parçası mı oluyor?

Turrell o kadar mükemmelce ve safça ışığa odaklanmış ki her soru izleyicinin umutsuzca çözmeye çabalamasına kalıyor. Tek sunduğu anlaşılmaz ipuçları: “Obje, imaj, odak olmadan neye bakıyorsunuz? Bakan kendinize bakıyorsunuz.”
Ve şu: “İnsanlar çalışmanıza içlerinde değiştiremeyeceğiniz çok farklı şeylerle geliyorlar. Çalışmanız onları hiç etkileyemeyebilir de.”

Haber kaynağı:
https://www.theguardian.com/artanddesign/2018/jan/26/blinded-by-the-light-james-turrell-obliterates-the-senses-in-stunning-new-mona-wing