Işık Önemli: Henry Plummer ile gün ışığı algısını artırmak

HenryP1Mimari profesörü ve fotoğrafçı Henry Plummer gün ışığının dönüştürücü gücünü kameralarıyla artıran bir isim.

Bugüne kadar ışık ve mimariyle ilgili dikkat çekici birkaç kitabı da yayınlandı. Işığa yoğun ilgisi ve şiirsel bakış açısı MIT’de öğrenci olarak çalışırken tasarımcı ve sanat teorisyeni György Kepes ile kurduğu iletişim sayesinde şekillendi. Plummer sayısız fotoğraf yolculuğunda Japonya ve İskandinav ülkelerinde ışığın birçok yönünü belgeledi, fotoğrafladı. Illinois Mimarlık Üniversitesi’nden emekli bir profesör olarak Plummer’ın geleceğe yönelik farklı kitap projelerine dair önemli planları da var. Bu röportajda ise Plummer ışığı anlamak ve fotoğraf için binalara yaklaşıma dair ön görülerini paylaştı.

HenryP2Le Thoronet Abbey, Fransa. Fotoğraf: © Henry Plummer 2014

Thomas Shielke: Işık sizi nasıl büyüledi ve neden özellikle gün ışığına odaklanıyorsunuz?
Henry Plummer: Hayatımın en erken dönemlerimde dahi her zaman ışıkla ilgili bir merak duygum oldu. Mesela çocukluğuma dair anılarımla ilgili sahneler kafamda canlandığında bile ışık benim için “sihir” gibi bir süreç: Arka bahçede geceleri hayal kurmak, alaca karanlıkta Manhattan’ın ufuk çizgisi, karanlık denizde aydınlatılmış Queen Mary ile okyanus seyahati… Tüm bunların yanında 18. yüzyıldan kalma, derin pencereleri değişen ışıkla birlikte parıldayan bir evde büyümek… Yaptığımız seyahatlerin dışında ebeveynlerim de sanatçıydı ve genç bir erkek olarak örneğin kanvasta bir yağlı boyanın nasıl parlak imgeler oluşturduğunu görmeye bayılırdım, adeta büyülenirdim. Benim için stüdyoda uzun süre oturmak ve bitmemiş bir tablo üzerine ışıkla-renkle ilgili tartışmak çok normal olmaya başlamıştı.

Üniversite’de sanat tarihi okumama rağmen, MIT’de yüksek lisans öğrencisiyken ışığın kendisinin mimari tasarımda düşünülebilecek; hatta manipüle edilebilecek bir materyal olarak kullanılması düşüncesi bana adeta bir vahiy gibi geldi. Ayrıca bu kadar “geçici” olan bir şey binalarda mekâna ruhunu verebilmek adına şekillendirilebilirdi. O dönemlerde Mimarlık Departmanı geleneksel olmayan öğrenci girişimlerini destekliyordu ve birçok farklı perspektifte ışığı incelememizi öneriyordu. Örneğin György Kepes ile ışık sanatı, Maurice Smith ile mimari tasarım, Michio Ihara ile metal heykeller, Minor White ile fotoğraf, Henry Millon ile mimari tarih çalışmaları yapabiliyordunuz…

İlgi alanlarımın gün ışığına odaklanmasının nedeni yapay aydınlatmanın değerinden habersiz olmam yüzünden değil ancak gün ışığını mucizelerin tükenmez kaynağı olarak bulmamdan kaynaklanıyordu. Dahası, gün ışığı dönüştürücü, uyandırıcı ve etrafımızda dönen dünyaya hayat getiriyor-manzara ve gökyüzü, binalar ve şehirler, alan ve materyal… Dünyada yaşayan tüm canlılara da diye belirtmeme sanırım gerek yok… Statik olmasındansa “yaşamsal” bir miras. O her zaman değişiyor, hareket ediyor, “olma” durumunda bir şey. Herhangi bir anda ışığın özellikleri bir an öncesiyle bir an sonrasında aynı değil. Kontrast sayesinde, gerekliliğine rağmen, yapay aydınlatma atıl, hareketsiz ve bu “ölü” duygu yüzünden -elektronik olarak hareket ettirsek ya da dönüştürsek de- bu değişimler önceden kontrol edilmeli, programlanmalı. Bu da gün ışığından farklı olarak spontane olmanın ve beklenmedik olmanın yoksunluğunu getiriyor.

Yaratıcı bir araç olarak gün ışığının önemi; onun “modlarının” olmasından kaynaklanıyor. Gün ışığı fiziksel şeyleri metafiziksel ruhla doldurabiliyor ve bir binanın karakterini tamamen değiştirebiliyor. Bu gizemli fenomen sadece mimari formu aydınlatmıyor ona aynı zamanda duygusal derinlik veriyor. Tüm bunlar olurken bizi, zaten içimizde saklı olan dış dünyayla uyum içinde tutuyor. Gün ışığının atmosferik varlığı olmasa binalar vücudumuzu destekleyebilir ancak onlar ruhumuzu asla taşıyamazlar-ki bu insanoğlu olarak gereksinim duyduğumuz şeylerden bir tanesi.

HenryP3The Redentore, Venedik/Palladio. Fotoğraf: © Henry Plummer 2012

TS: Ne zaman ve nasıl ışık ve mimariyi fotoğraflamaya başladınız?
HP:Benim fotoğrafa ilgim çok küçükken başladı. Ancak yüksek lisans öğrencisi olarak ders almaya başlayana kadar bilinçli olarak ışığa kendimi kaptırmamıştım. Minor White, Kreatif Fotoğraf Laboratuvarı’nı 1965’te MIT’de açtı. Onun ve Jonathan Green gibi hocaların dersleri öğrencilerin objeleri dışa vururken yenilikçi yaklaşımlar geliştirmelerini teşvik ediyordu. Fotografik imgelerde, ışığa duyarlı materyal çalışmalarında, deneysel yollarla… İmgeler hayal edilebiliyor ve deneyimlenebiliyor, varlıkları başkalarıyla iletişim kuruyordu.

Benim öncelikli fotografik ilgim mimari değildi, doğadaki soyut imgelerdi: Transparan bir buzun içine gömülmüş dallar, yapraklar, karda ışığın akışkan oyunu ve gölgesi, kurumuş bir çamurda ışık-gölge oyunu, sahilde kumun üzerindeki parıldayan sahneler… Ben günlük yaşamda gizli olan bu şiirselliğe kendimi kaptırmıştım. Bunların arasında binalar da vardı. Mesela kırılmış bir camdan içeri giren ışığın şekilleri, boş bir odada güneşin parlaklığı veya arkaik bir dokuda gün ışığının parıldaması… Bu öznelere olan ilgim kuşkusuz ki Minor’dam ilham almıştı ve elbette ona yakın olan Edward Weston, Paul Caponigro gibi fotoğrafçılardan… Bu fotoğrafçıların tümü en sıradan şeylerde dahi bilinmeyen güzelliğin gerçeklerini ortaya çıkarmışlardır.

HenryP4Avila Chapel, Santa Maria in Trastevere, Roma/Antonio Gherardi. Fotoğraf: © Henry Plummer 2012

TS: Işığı anlamanızda MIT’deki öğretmenlerinizden György Kepes’in nasıl bir rolü oldu?
HP: O zamanlar György ile çalışamaya başladım. O aynı zamanda görsel dizayn ve ışıkla tasarım alanlarında efsane bir öğretmendi. Benim onunla iletişimim büyük oranda İleri Görsel Çalışmalar Merkezi’nde (Center for Advanced Visual Studies) oldu. Bu merkezin üyesi olan Otto Piene, Juan Navarro Baldeweg gibi birkaç sanatçı daha ışığın farklı bakış açılarını ortaya çıkarıyor ve öğrencilerle birlikte resmi olmayan kritikler yapılmasına olanak tanıyorlardı. Bunlar kendi fikirlerim ve bakış açılarım için yararlı geri bildirimler oluyordu. Özellikle bu konuda oldukça cömert olan bir isim ise Japon kinetik heykeltraş Michio Ihara idi. Kendisi daha sonra paslanmaz çelik ağların detayları üzerine çalıştı. Ihara bana kendi stüdyosunda çalışmama izin veriyor ve mobil yapılar-ışıkla ilgili attığım tuhaf adımlara rehberlik ediyordu. Ancak gün ışığının yaratıcı bir araç olarak kullanabileceğine dair olasılıklarla ilgili gözümü açan György idi. Işığın akışı, görülebilir enerjinin kısacık şekillerini yapabilmek adına, gökyüzünden yakalanabilirdi ve yansıtılabilir, yayılabilir, fiziksel formlarda heykelleştirilebilirdi. Binalar diğer bütün değerleri ve sorumluluklarının yanında “ışık modülatörleri” olarak düşünülebilirdi.

HenryP5Gallery of Diana, Venaria Real, Turin/Filippo Juvarra. Fotoğraf: © Henry Plummer 2012

TS: Amerikalı fotoğrafçı Minor White ile çıraklık döneminiz sizin fotoğraf anlayışınızı nasıl etkiledi?
HP: Ben Minor ile iki çok farklı konseptte çalıştım. Öncelikle MIT’de bir öğretmen olarak, fotoğraf kritikleri, stüdyo dersleri ve enstitüde yer alan Görsel Sanat Merkezi’ndeki sergileri dolayısıyla zaten onu tanımak zorundaydım. Ancak benim onunla özel olarak iletişimim akademi dışında, New England’daki fotoğraf workshopları’nda oldu. Sonunda Arlington Heights’deki stüdyosunda çırak olarak çalışmam için davet edildim.

Onun bakış açısının ve öğrettiklerinin etkisini, benim fotografik hedeflerimde birçok seviyede son derece önemli olmuş bu “etkiyi” özetlemek zor. Kendi çalışması konusunda oldukça tutkulu biriydi ve hayatı “fotoğrafçılık” etrafında dönüyordu. “Through eye and camera” isimli araştırma çalışmasında bu dünyadaki duyusal olayların içinde yatan keşfedilmemiş dünyalarla ilgili heyecanını da paylaşmıştır. O sanatsal bütünlüğü yaratıcı bir oran üzerinden örnekliyordu. Bu, imgelerin görselleştirilmesinden önceki aşamada, karanlık bir odada fotografik baskıların teknik hassasiyetine kadar gidebiliyordu.

Ancak daha genel ve belki de daha önemli olarak Minor; fotoğrafçılığın kendisinin algıyı yükseltmek için nasıl bir “mod” olmaya başladığını, dünyayı derin bir şekilde tasarlamada nasıl bir metot olduğunu ve birinin varlığını yoğun bir şekilde nasıl ortaya çıkardığını özetledi. Fotoğraf yapma sürecinin ötesinde o bizim nasıl hayal ettiğimizi-gördüğümüzü, deneyim-iletişim, etrafımızdaki yüce-mütevazi şeyler ve tüm bunların da ortak yaşam alanlarını nasıl harikalar diyarına dönüştürebileceği üzerine düşünüyordu. Minor, görüşü-kişisel farkındalığı genişletmek için birçok deneysel öğretme metoduna başvurdu. Bunlar arasında Gestalt terapisi, modern dans, astroloji, doğu ve yerli inanışları, Georges Gurdjieff’in ruhsal öğretileriyle ilgili biliş değerlendirme teknikleri…

HenryP6San Francisco de Asís, Ranchos de Taos, New Mexico. Fotoğraf: © Henry Plummer 2012

TS: Bir kitap projesi için fotoğrafını çekeceğiniz binaya yaklaşımınız nasıl?
HP: Gün ışığı geçici ve anlaşılmaz olduğu için ben özellikle kişisel olarak deneyimlediğim ve fotoğrafladığım binalarla çalışmamı sınırlandırıyorum. Bu sınırlama pratikte bir sürü problem ortaya çıkarıyor. Benim bu konudaki genel çözümüm; belli projelerde, bu proje alanlarında planlama araştırması ve fotografik geziler yapmak oluyor.

Bir kişinin bir mekânla öncelikli etkileşimi ve o alanın kişiye sunduğu taze algı çok değerli ve tekrarı yok. Bu yüzden ben binaları fotoğraflamaya tamamen hazır olana kadar onları ziyaret etmiyorum. Ayrıca böyle gezilerin planlanmasında lojistik bazı problemler de olabiliyor. Tüm bu endişeleri bir kenara bırakmaya çalışıyorum, özellikle gerçekten fotoğraflama anındaysam… Benim mimaride ışığı fotoğraflamadaki eğilimim; genellikle hiçbir plan yapmamak ve binanın kullanımı ya da tarihi hakkındaki bilgilerden, diğer ziyaretçilerin varlığından, dikkat dağıtıcı ögelerden, odaların ya da binadaki bölümlerin isimlerinden olabildiğince kaçınmak. Bu noktada Robert Irwin’in şu sözü aklıma geliyor: “Görmek, kişinin gördüğü şeyin adını unutmaktır.” Elbette aklımın bir köşesinde rasyonel düşünceler bulunuyor ancak fotoğraflamayı bitirene kadar onları farkındalığımın daha altında bir yerlerde tutmaya çalışıyorum. Benim amacım; beni çeken, büyüleyen şey ne ise ona direkt olarak cevap vermek, pratikteki amaçlardan özgür olarak daha spontane, beklenmedik ve eğer şanslıysam aynı zamanda bina boyunca bir estetik yakalamak.

Ben önceden düşünmeyi ancak sonrasında bir çeşit amnezi (unutkanlık) geliştirmeyi önemli buluyorum. Önemli güneş olaylarını atlamaktan kaçınmak için binaların, açılış bölgelerinin görüleceği gezilerin oryantasyonunu planlarken çok özen gösteriyor, sıkı çalışıyorum. Böylece güneşin doğuşunun, batışının zamanlarını ve yönlerini tahmin edebiliyorum. Ayrıca mevsime göre binalarda önemli duvarlara güneş ışığının düşüşü ya da belirli pencerelerle ışığın kavuşumu gibi ögeler hakkında da bilgi sahibi olabiliyorum. Bu güneşsel olayların bazıları o kadar eksensel oluyor ki bir ziyareti planlamak bunun etrafında dönebiliyor.

HenryP7Center Family Dwelling House, Pleasant Hill, Kentucky. Fotoğraf: © Henry Plummer 2006

TS: Gün ışığını fotoğraflamanın en zorlu yanları nelerdir?
HP: Daha önce belirttiğim şeylerin ötesinde; gün ışığının en kompleks özelliklerinden bir tanesi eterik ve kavraması zor doğası. Bu da onu her zaman ulaşılamaz yapıyor ve kavramamızın ötesine taşıyor. Bu özellikle bizim zorlukla fark ettiğimiz ama ruhsal bir bütünlük yaratan ortam ışığının en kırılgan tonları için oldukça doğru. Ben gökyüzünden kırılan ışık tarafından üretilmiş transparan bir renk örtüsü, yekpare formlar ve dokular üzerinde sonsuz gölgeler, vurgulamalar, kar-yağmur ya da sis ve bulutlar boyunca ışıkla doldurulmuş huzur verici tonları düşünüyorum. “Alan dolduran varlık” anlamında daha belirgin ortam efektleri de yaratılabilir. Örneğin gün batımının altın ambiyansı ya da alaca karanlığın sarmalayıcı mavi saati… Bu doğal fenomenle ilgili anlaşılamaz durumlar mimari olarak üretilebiliyor. Örneğin Japon evleri ya da tapınaklarında rüyaya benzer bir ortam oluşturan transparan duvarlardan ışık yayılabiliyor ya da Gotik bir lekeli camın parlayan tonları karanlığı puslu bir renkle boyayabiliyor.
Bu tanımlanamaz ahenkleri gözlemlemek ve fotoğraflamak görüşte bir yer değiştirmeye gereksinim duyuyor. Tarifsiz bir algı ya da dokunuşla, rasyonel düşünceyi yer değiştirmeniz gerekiyor. Mantıksal bir nedene başvurmak yerine ortam ışığını duyularla kavranan tek bir parlaklıkla kucaklamanın daha etkili olduğunu düşünüyorum. Bu insanın ölçülebilir mimari formlarının ötesine gitmesine olanak tanıyor ve ölçülemez bir şeyin görüşünü yakalatabiliyor.

Tüm bunlara bağlı bir diğer zorluk ise gün ışığının yok olması… Şu açıkça söylenebilir ki herhangi bir binada bir kişi ışığın küçük hikayesinden daha fazlasına tanık olamaz ve o kişi önemli anları görmekte, fotoğraflamakta zorluk çekebilir. Bunun dışında binanın karakteristiğini belirleyen özelliklerin kalıcılığını sağlamak ve binanın hacimlerini derin bir şekilde deneyimleyebileceğiniz bir alana dönüştürmek de zorlu olabilir. Bu “geçicilik” durumu sıklıkla binaları, farklı saatlerde, farklı mevsimlerde ya da farklı hava ve aydınlatma koşullarında görebilmek için, tekrar ziyaret etmeyi gerektirir.

Ayrıca çalışmayı gerçekleştirecek kişi hızlı hareket etmeli ve bu anlık fenomenin en iyi hallerini yakalamaya çalışmalıdır. Çünkü ışık sürekli değişir ya da beklenmedik bir şekilde birkaç dakika içinde kaybolur. Bir kere karşılaştığınız ışık ortamının aynısı daha sonraki günlerde ya da aylarda ortaya çıkabilir. Sonuç olarak fotoğraflama; binanın ve gökyüzünün bir çeşit dansına dönüşür. Bu yavaş ve “düşünceli” olabilen bir süreçtir. Çok uzun bekleme gerektirebilir ancak aynı zamanda bazı zamanlar olur ki son derece çılgınca ve sarhoş edicidir. Bazen de öyle bir zaman olur ki gökyüzü ya da hava şartları biri o güzel ortamı görmeden önce değişebilir; sessiz ve durağan bir hale gelerek hayal kırıklığı da yaratabilir…

İlk fotoğraf: Therme Vals, Switzerland/Peter Zumthor. Fotoğraf: © Henry Plummer 2000
Röportaj:
Thomas Shielke
Haber kaynağı: http://www.archdaily.com/626181/light-matters-heightening-the-perception-of-daylight-with-henry-plummer-part-1/