Işık kirliliği nedir? Türkiye’deki çalışmalar

    Işık kirliliği dendiğinde bir çok insanın şaşırdığını görüyorum. Hatta ilk akla gelen kavramın mantıksızlığı olurken, hemen şu soruyu yöneltiyorlar. “Işık kirliliği ne demek? Işık da kirletir mi?” Verilen cevap ise her zaman ilginin artmasına sebep oluyor. Çünkü ışık gerçekten kirletebilir. Nasıl mı? Gelin detaylarına beraber bakalım.

    Işık kirliliği temelde tasarlanmamış/planlanmamış aydınlatma sonucu gökyüzüne kaçan ışığın toz vb. maddelere çarparak bizimle yıldızlar arasında bir perde oluşturması şeklinde açıklanabilir.

    Bu perde sebebiyle benim de sunumlarımda kullandığım şu grafik ortaya çıkıyor. Yani gökyüzündeki yıldız sayısı ille ortamdaki inek sayısı arasındaki ilişki. Ne zaman şehirden (modernite’den) uzaklaşsak yıldızlara kavuşuyoruz, sanki şehirlerde gökyüzünde yıldız yokmuş gibi…

     

    Aslında olan ışık kirliliği sebebiyle oluşan perdenin bizimle yıldızlar arasındaki ilişkiyi kopartması. Yani yıldızları artık gözlemleyemememiz. Bu nedenledir ki bu konuya en büyük hassasiyeti astronomlar ve astronomi meraklıları gösteriyor.

    “Işık kirliliği” böyle konumlandığında kulağa çok romantik geldiğinin farkındayım. Yani “Yıldızları görmesek ne olur?” diyebilirsiniz. Ancak bu şekilde görüngüsü ortaya çıkan ışık kirliliği esasında milyarlarca sene içerisinde oluşmuş bir dengeyi bozuyor. Dünya, ilk günden beri 12 saatlik güneş ve 12 saatlik ay ışığı altında hayatını sürdürüyor. Bu 24 saatlik döngü bizimle beraber doğadaki tüm canlıların vücut yapısından, beslenmesine, göç yollarından hayatta kalma becerilerine kadar her noktayı tanımlayan bir yapı. Ve bu yapı bozulduğunda da anomaliler başlıyor.

    Elektrikli aydınlatmanın hayatımıza girmesi yaklaşık 130 senelik bir olgu. Ve modernitenin en önemli buluşu olarak nitelendirebileceğim suni aydınlatma ile yaşam stilimiz ve sosyo kültürel yapımız değişti. Modernite ile suni ışık da kolkola girdi ve ışığın olduğu yer modern kabul edilirken ışığın eksiklikliği gelişmemişlik olarak kabul edildi. Gecelerin de sosyal hayatın içerisine katılması ile, hiç durmayan bir tempoda da 7×24 süren bir hayat tarzına doğru ilerledik. Ve ipin ucu kaçtı. Artık bardak öyle bir doldu ki milyarlarca yılda oluşan doğanın dengesini tehdit eder hale geldi.

    Peki bu döngünün bozulmasının nasıl bir zararı olabilir? Bir kaç örnek ile açıklayalım.

    • Çevreye olan zararı: Öncelikle boşa giden bir enerjiden bahsediyoruz. Yani bu kadar enerjinin bu kadar önemli olduğu, enerji verimliliğinin ve sürdürülebilirlik kavramlarının bu kadar öne çıktığı bir zamanda bu kadar boşa giden enerji dolaylı olarak çevreye zarar veriyor. Çünkü bu gereksiz ışıklar için aynı zamanda enerji harcıyoruz. Amerika’da ışık kirliliği sebebiyle boşa harcanan enerji tutarı yıllık 2.2 milyar dolar olarak hesaplanıyor. (NOT: Enerji verimliliği ve sürdürülebilirlik kavramlarının pazarlamada bu kadar kullanılmasından ve bir anlamda içinin boşaltılmasından inanılmaz rahatsızım ancak bu başka bir yazı konusu.)
    • Hayvanlara olan zararı: Normalde yıldızları takip ederek göç eden kuşlar şehir ışıkları sebebiyle yönlerini yitirerek gökdelenlere çarparak hayatlarını kaybediyor. Yine her yıl ölen binlerce kuştan bahsediyoruz. Ya da başka bir örnek deniz kaplumbağaları yumurtadan çıktıktan sonra 1-2 dakika içerisinde denize ulaşmalı. Bunun için de yine kendilerine öncülük edecek yıldızları takip ediyorlar. Ancak bu sahillere yakın şehir ışıkları sebebiyle yönlerini karıştırıp yırtıcıların hedefi oluyorlar.
    • Bitkilere olan zararı: Yine bozulan döngü bitkilerin de doğal şartlarını bozuyor. Örnekte gördüğünüz gibi bir ağacın farklı alanları farklı ışık şartları sebebiyle farklı davranıyor. Sokak aydınlatmasının altındaki bölüm halen bahar varmış gibi yeşilliğini koruyor.
    • Sağlığımıza olan zararı: Bu milyarlarca yılda oluşan döngü insanlarda da “sirkadiyen ritim” denen bir olgu ile açıklanıyor. 24.5 saatlik döngüler halinde gerçekleşen bu ritim temelde bizim gün içerisinde aktif olmamızı ve geceleri ise dinlenerek – uyku sayesinde – vücudumuzu yenilememizi ön görüyor. Beynimiz, sabah kalktığımızda salgıladığı kortizon hormonu ile aktifleşmemizi sağlarken gece yatmadan salgıladığı melatonin hormonu ile de bizi uykuya hazırlıyor. Ancak hem evde kullandığımız TV, telefon vb ekranlar ile hem de evimize tecavüz eden şehir ışıkları ile melatonin hormonu salgılanması baskılanarak uyku süremiz ve kalitesi azalıyor. Bu da sağlık problemlerine sebep oluyor. Örneğin gece vardiyasında çalışan hemşirelerde kansere yakalanma oranının %50 daha fazla olduğu ispatlanmış durumda.

    İşte tüm bu sebeplerden, ışık kirliliğinin yani gereksiz – bir anlamda “spam” aydınlatma diye tabir edebileceğimiz durumdan kurtulmamız ve doğanın dengesini bozma halinin önüne geçmemiz gerekiyor.

    Türkiye’deki çalışmalar

    Benim ışık kirliliği kavramı ile ilk olarak tanışmam ise 2011 yılına denk geliyor. Bu kavramı her yönüyle açıklayan, 52 dakikalık “The City Dark” isimli bir belgeseli PLDC organizasyonunda Madrid’de izleme fırsatı bulmuş ve çok etkilenmiştim. Hemen takip eden sene bu filmin daha fazla yapı profesyoneli ile buluşmasını sağlamak için İstanbul, İzmir ve Ankara’da gösterimler düzenledik.

    Bu film ve genel olarak ışık kirliliği ile ilgili 2013 yılında YEM’de yaptığım şu sunumumu izleyebilirsiniz:

    Konuyu biraz daha araştırma şansım olduğu bu dönemin sonunda ise esasında senelerdir bu konuda öncülük eden Zeki Aslan hoca ile tanıştım. Antalya’daki Tübitak gözlem evi’nin kurucusu ve 1999 yılında konu ile ilgili bir yasa tasarısı bile hazırlamış Zeki hoca ile beraber 2013 yılında bizim organize ettiğimiz “Türkiye’de ışık kirliliği semineri”nde konuşmacı olduk. Sonrasında ise ortak çalışmalarımız hep sürdü.

    Sağolsunlar, Zeki hoca ile beraber Bülent Aslan, Dursun Koçer, Memduh Sami Taner gibi değerli insanlar, insan üstü bir çaba ile konuyu daha fazla noktaya taşımak için uğraşıyorlar. Kurdukları www.isikkirliligi.org web sitesi ve TİKE projesi ile Türkiye’deki ışık kirliliği haritasını çıkarmak ve insanları bilinçlendirmek için gerçekten insan üstü bir çaba gösteriyorlar.

    Özellikle 2014 yılından beri beni de düzenli olarak davet ettikleri “Astronomi Öğretmenleri Seminerleri – AÖS” ile önce öğretmenleri, onlar aracılığıyla ise geleceği inşaa edecek çocukları bilinçlendiriyorlar. Ve bu o kadar değerli bir çaba ki her aklıma geldiğinde tüylerim diken diken oluyor. Bu noktada Bülent Aslan hocanın anlattığı bir anektod da çok hoş: Bir kamu görevlisine “ışık kirliliği”nden bahsediyorlar. Kendisi konudan habersizken akşam evde oğlu ile konuşuyor ve ilkokula giden oğlundan ışık kirliliği ve zararları ile ilgili bir ufak ders alıyor. Sonrasında ise konuya yaklaşımı tamamen değişiyor.

    Bu seminerler dışından, bir yandan bu öğretmenlerin Avrupa birliği projeleri hazırlamalarına destek olurken diğer yandan ilişki içerisinde oldukları belediyeler ile ortak projelere imza atıyorlar. Eskişehir’in ve Bursa’ya bağlı Nilüfer İlçe’sinin ışık kirliliği haritasının çıkarılması bu projelerden bazıları.

    Bu noktada tekrar haklarını teslim etmek isterim. Bu çabaları için hepsine ne kadar teşekkür etsek az…

    Ne yapılabilir?

    Işık kirliliği esasında kaybedeni olmayan bir problem yani bu konuda atılmış her adım hepimiz için iyi sonuçlar getirecek. Problemin çözümü ile ilgili en çok kullanılan görsel alttaki olabilir. Bu noktada ışığı olması gereken yere yönlendirmek bile büyük bir aşama demek.

    Problemi bertaraf etmenin en basit yöntemi ise “aydınlatmayı tasarlamak”. Yani çözüm benim gibi senelerdir “aydınlatma tasarımı önemlidir” diyen bir kişi için altın madeni gibi. Gerçekten aydınlatma tasarlandıkça ve ışık kirliliği ile ilgili bilinç arttıkça problemin ortadan kalkmaya başladığını göreceğiz.

    Bu noktada bir süredir üzerine düşündüğüm ve problemin büyük bir kısmını halledebilecek bir kaç öneri var aklımda. Ancak bunu bir sonraki yazımda daha ayrıntılı paylaşacağım.

    Emre Güneş
    PLD Türkiye


    Also published on Medium.