“Gece” unutulursa ne olur?

PLDDogalKaranlik
Elektrik icat edilmeden önceki “geceyi” hiçbirimiz bilmiyoruz… Bilmediğimiz bir diğer şey ise gece gökyüzünü aydınlatma kabileyetimizi geliştirdiğimizde ne kaybettiğimiz…

Dünya nüfusunun üçte ikisi ve Amerika kıtası ile Batı Avrupa’nın %99’u artık yapay aydınlatmadan uzak olan doğal “geceyi” deneyimleyemiyor.
Bu kayıp için yas tutmak, kendimizi çok fazla kaptırmadığımız sürece, normal olabilir. Sonuçta çok az şey modernleşme sürecini anlatmada geceleri aydınlatılmış kıtaların yer aldığı uydu görüntüleri kadar etkilidir. Ancak yapay ışık kirliliğine dair bir kitap çıkaran yazar Paul Bogard’a göre; ışık kirliliği normalde fark etmediğimiz yanlış ve fazla kullanılan bir kirlilik. Ona göre yapay aydınlatma, en faydalı yeniliklerden bir tanesi ancak yanlış kullanımıyla birlikte olumlu anlamından farklı bir yere doğru gitmeye başladı.

Bogard: “Uzay fotoğraflarından, uçak penceresinden, 14. kattaki otel odasından gördüğümüz ışık gökyüzünde ve gözümüzde parlamasına izin verilen bir ışık. Olması gerektiğinden çok daha çok daha fazla aydınlatıyor ve bize ödememiz gereken bir bedel çıkarıyor. Bazılarımız bu durumu yeni anlamaya başlıyor. Gecenin doğal karanlığı hem bizim hem de doğal yaşamın sağlığı için her zaman paha biçilemez oldu. Şu anda ise yaşayan her canlı bunun yoksunluğunu çekiyor.”

The End of Night: Searching for Natural Darkness in an Age of Artificial Light (Gecenin sonu: Yapay Aydınlatma Çağında Doğal Karanlığı Aramak) isimli kitabında Bogard artık geçek karanlığı deneyimleyememizin anlamı nedir? sorusunu araştırıyor. Bogard konuyla ilgili şöyle devam ediyor: “Gerçek şu ki birçok şeyi daha iyi yapabiliriz. Bu konudaki iyi haber, aydınlatmayı kullanarak dünyanın daha iyi aydınlatmaya ihtiyacı olan sorunlarını göreceli olarak kolayca düzeltilebiliriz. Kötü haber ise, bunu hala, sonradan düzeltilmesi çok zor olan yollarla yanlış bir şekilde yapıyoruz. Bizler de işte bu yüzden ne yapılması gerektiğini ve neden buna şimdi başlanması gerektiğini tartışıyoruz.”

Konuya dair kendisine yöneltilen soruları Bogard şu şekilde cevaplıyor:

Su, hava gibi bütün kirlilikler içinde ışık kirliliği muhtemelen en az duyulanı. Ancak kitabınızda “yapay aydınlatmanın” bir kirletici olduğunu ve bunu tanımlamanın yolları olduğunu belirtiyorsunuz. Bunu biraz anlatır mısınız?

Bana göre ışık kirliliğinin tanımı, geceleri yapay ışığın fazla ve yanlış kullanımı demek. Ben bunu böyle tanımlayabilirim. Bence bu tüm problemi anlatıyor. Bizler ışığı çok fazla, ihtiyacımızdan daha çok, bize pek de yardımı olmayan durumlarda kullanıyoruz. Bunun kanıtı “skyglow” olarak adlandırdığımız şeyler. Bunlar şehirlerin üzerinde özellikle bulutlu gecelerde gördüğümüz parlaklıklar ki ışıkları daha da yüksek seviyeye getiriyorlar. Bir diğeri gözümüzün direkt içine, hatta yatak odamıza kadar giren ışıklar. Bu özellikle geceleri sürücüler için bir problem. Bunların dışında “light tresspass” diye bir durum daha var. Bu da ışığın bir mülkten diğer bir mülke yayılması, orada da parlaması anlamına geliyor. Yani siz bahçenizde ışık yakıyorsunuz ve aslında o ışığı komşunuzun bahçesinde de yakmış oluyorsunuz. Bu yüzden tüm bunlar ışık kirliliği adına öncelikli olarak gördüğümüz durumlar.

Bunun ölçülebilir etkileri var mı? Örneğin vahşi yaşamda yapay ışığın ne gibi etkileri var?

Bu konu üzerine bütünüyle bir araştırma yapılmadı. Bu göreceli olarak yeni bir problem ve vahşi yaşam üzerindeki etkileri üzerine sadece 5-10 yıldır çalışmalar yapılıyor. Benim söylediğim şey şu; dünyadaki yaşam “aydınlık günler ve karanlık gecelerle” evriliyor. Bütün yaşam bununla gelişiyor. Bu yüzden ışık dolu bir dünyada yaşayıp bunun etkisi olmadığını söylemek hiç mantıklı değil. Çoğunlukla böcekler olmak üzere omurgasız canlıların %60’ı ve omurgalı canlıların %30’u geceye aitler. Bunun anlamı onlar gece ve şafakta aktiftirler. Benim geceyi önemli bulmamın ve onu sevme nedenlerimden bir tanesi vahşi yaşamın geceleri canlandığına inanmamdan kaynaklanıyor. Bize “Tamam, insanlar içeri girdi, şimdi dışarı çıkabiliriz” diyor gibiler.

Siz aynı zamanda insan sağlığına etkilerine de değindiniz. Bu konunun örneğin yapay aydınlatmanın kansere neden olduğuna dair geçerli bir kanıt var mı?

Evet, kesinlikle bir kanıt olduğunu düşünüyorum. Dünya Sağlık Organizasyonu, şu anda muhtemel kansorejen olarak gece şiftleri (gece çalışması) üzerine kafa yoruyor.

Bunun verileri neredeyse dizel dumanları solumakla aynı oranda. Geceleri yapay aydınlatma, uykuyu bölüyor, uyku düzensizliklerine neden oluyor, fiziksel ritmimizi etkiliyor ve melatonin hormonu salgılamamızı engelliyor. Melatonin hormonu eksikliği ise göğüs ve prostat kanseri riskini artıyor. Tekrar söylüyorum ki bunun çok ciddi bir durum olduğunu düşünüyorum. Konuştuğum insanlar “Geceleri yapay aydınlatmanın kansere neden olduğunu söyleyemezsin çünkü bunu bilmiyorsun” diyorlar. Ancak bana göre vücudumuzu mahvettiği kesin gibi görünüyor.

iPad ve özellikle yatmadan önce dijital ekran kullanımlarıyla ilgili birçok şey söyleniyor. Ancak ortam ışığı ya da başka yerlerden gelen yapay ışık da olumsuz faktörlerden olabilir mi?

Şu anda insanların bulmaya çalıştıkları şey şu: Hangi seviyedeki ışık bu olumsuz etkileri yaratıyor? Yatak odanızdaki ışık ne kadar parlak olmalı? Sokaktan gelen ışık bunun için yeterli mi? Işığı açmaya ihtiyaç var mı? Geceleri çalışan insanlar sürekli yapay ışığa maruz kalıyor. Bu evde olan insanlardan çok daha farklı bir durum. Söylediğiniz gibi yatmadan önce sürekli bir ekrana bakarsanız, ışığı kapattıktan bir saat sonrasına kadar vücudunuz melatonin hormonu salgılamaz. Bizim ekranlardan gördüğümüz mavi ışıktır. Bu da vücudumuz için zorlayıcıdır çünkü vücudumuz bu dalga boyundaki ışığı algıladığında uyanma zamanı olduğunu düşünür. Bu aslında problematik bir şekilde gök yüzünde gördüğümüz maviliğin aynısıdır. Sokaklarda gördüğümüz birçok lamba, LED aydınlatmalar bu mavi ışık açısından zengindir. Burada sorgulanması gereken nokta şu ki; bizim ışığımız var olmaya, sokak ışıklarımız caddelerde bulunmaya devam edecek. Ancak hangi tip ışığa sahip olmamız gerekiyor? Bizler, mavi dalga boyları açısından güçlü olan ışıkları insanların kullanmamasını sağlamaya çalışmalıyız.

Peki sokak aydınlatmaları yerleştirilirken bu durum hiç tartışılmamış, düşünülmemiş mi?

Kesinlikle düşünülmemiş. Biz konuştuğumuz anda bu zaten gerçekleşiyor. LED teknolojisi de çok hızlı bir şekilde gelişiyor. Birçok şehir bu LED ışıklarını zaten kullanıyor. Çoktan mavi dalga boyu açısından zengin ışıkları ve LED’leri yakıyorlar. Üstelik bu aydınlatmaların 20 yıla kadar kullanım ömrü bulunuyor.

Peki daha iyi teknolojiler var mı? Daha iyi aydınlatma lambaları? Negatif etkilerini azaltmak için sokak aydınlatmalarıyla birlikte daha iyi neler yapılabilir?

Bu çok hızlı değişiyor. Ancak genel olarak bazı seçenekler olduğunu söyleyebilirim. Temel olarak birçok şehrin yaptığı en ucuz seçeneği tercih etmek. Bu da sıcak ışıktan çok mavi ışık ya da biraz daha turuncu ve kırmızımsı ışık demek. Bir diğer önemli konu LED’ler ki onları tercih ettiğiniz andan itibaren %30 fiyat tasarrufu etmiş oluyorsunuz. Ancak “aydınlatma kontrolü” gibi bir tercih kullandığınızda LED’ler olumlu anlamda daha etkili oluyor. LED’lerin iyi tarafı programlanabilir özelliğe sahip olmaları. Paris şu anda bunu yapmaya çalışıyor, böylece şehrin ışıkları kontrol edebilecek. Şehrin çok işlek olmadığı bazı bölümlerinde gece yarısı ışıkları söndürebiliyor, diğer bölümlere ise açabiliyorlar.
Ancak ışıkları yerleştirdiğinizde bu programı da yüklemeniz gerekiyor. Çünkü ışıkları yerleştirdikten sonra yüklemek çok daha pahalı bir çözüm. Bu yüzden birçok şehir bu seçeneği pahalı bulduğu için kullanmıyor. New York şehrinde 250.000 sokak lambası var ve bu uyumlu kontrol programları kullanılmıyor. Yani aslında temel olarak eskide kalmış bir teknolojiyi yerleştiriyorlar. İşte bu yüzden kitabımda bahsettiğim insanları ve beni en çok sinirlendiren şey de bu. Çünkü çok daha iyisini yapabiliriz. Daha iyi aydınlatmalar var ve onlara kontrol mekanizmaları yerleştirebiliriz. Ancak insanlar bunu yapmamayı tercih ediyor.

Yani aslında bu durum para tasarrufu ile bitmeyecek çünkü zaten ihtiyaç duymadığımız yerlerde fazlasıyla enerji kullanıyoruz.

Kesinlikle. Bu diğer konularla birlikte aynı şey. Bu uyumlu kontrol sistemleri başta daha pahalı olabilir ancak uzun vadede hem enerji hem de para tasarrufu sağlayacaklar. Ancak insanlar kullanmaya korkuyorlar.

Aydınlatmayı doğru kullanan şehir örnekleri verebilir misiniz?

Arizona’daki Tuscon ve Flastaff’i örnek olarak verebilirim. Çok katı (iyi anlamda) aydınlatma yönetmelikleri bulunuyor. Bunun temel nedenlerinden bir tanesinde şehir yakınlarında astronomik gözlem yerlerinin bulunması. Mükemmel değil ama hiçbir şey mükemmel değildir. Ancak bu iki şehir bize daha iyisini nasıl yapacağımızı gösteriyor. Flagstaff’te örneğin gaz istasyonları bir parça daha düşük olarak aydınlatılıyor ve herkes bu durumdan memnun. Aynı şekilde park noktaları da öyle. İnsanlar eğer daha az ışık yakarsak şehrimiz suç mahalline döner diye düşünüyor ama mesele bu değil.

Diğer kirlilik unsurlarında yaptığımız gibi ışıkla ilgili yönetmelik düzenlemeleriyle ilgili vakaların yaygınlaşabileceğini düşünüyor musunuz?

Evet, kesinlikle düşünüyorum. “İkinci el ışık” diye bir şey var. Bu ikinci el dumanla aynı şey. Harvard’da uyku üzerine çalışan kişilerden bir tanesi 1950’lerde dumanla ilgili algıladıklarımızı şu anda ışıkla ilgili algıladığımızı söylüyor. Bizler daha yeni yeni yapay ışığın üzerimizdeki etkilerinin ve bunun iyi olmadığının farkına varmaya başladık. Bir diğer nokta da eğer kendi evinizi aydınlatıyorsanız yakın çevrenizi de aydınlatıyorsunuz demektir. Tüm yönlere ışığın dağılmasına izin veriyoruz ve bu bizi de diğer insanları da etkiliyor. Bu yüzden mesela gürültü kirliliği konusundaki yönetmeliğin çok iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Gece yarısı gümbür gümbür müzik çalma izniniz yok. Böyle bir durumda sizi şikayet ediyorlar ve polisler mekanınıza gelerek müziği kapatmanızı söylüyor. Ancak söz konusu ışık olduğunda onu istediğiniz kadar patlatmaya izniniz var.

Sanırım Seinfeld’de reklamlarla ile ilgili aydınlatma işaretlerini konu alan bir bölüm vardı değil mi?

Evet, olabilir. Şu anda dijital billboardların her yerde olması da buna iyi bir örnek. Ülkede en azından 5000 dijital billboard var ve her altı ayda bir 400 tane daha ekleniyor. Yani tüm bunlar şu anda oluyor ve yayılıyor. Bu yüzden toplumların tam da şimdi bunun üzerine düşünmeleri gerekiyor: Toplumuzda büyük parlak billboardlar istiyor muyuz istemiyor muyuz?

Gece çalışanlar, özellikle mahkumlar, kamu alanı projelerindeki insanlarla yapay aydınlatma ve adaletsizlik kavramları üzerinde de durdunuz. Sanırım bu yeterince ilgi göstermediğimiz bir alan değil mi?

Bu gerçekten doğru. Öyle ya da böyle, gece çalışan insanlara yeteri kadar önem verilmiyor. Onlar dezavantajlı insanlar ve en iyi seçenekleri gece vardiyalarında çalışmak oluyor. Gece boyu ayakta kalmak gerçekten çok zor. Şu anda genel olarak konuşuyorum ama fazlasıyla parlak bir şekilde aydınlatılmış yerler de biliyorum. Bana göre bu çevresel adaletle ilgili bir konu.

İnsanların gerçek karanlığı deneyimleyebilecekleri bir yer var mı? Yoksa artık bundan tamamen uzakta mıyız?

Bence var. Örneğin bazı kıtaların ortasına ya da okyanus içindeki bir yerlere gidebilirler. Doğal ve gerçek karanlık elbette hala var. Afrika gibi yerlerde ışığı tamamen insanların hayatından çıkaran oluşumlar var. Buna karşı çıkacak biri olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu konuştuğumuz durumla ilgili değil. Çünkü bizim konuştuğumuz konu çoğumuzun nerede yaşadığı ile ilgili: Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da doğal karanlığı kaybettik ve çok fazla ışık kullanıyoruz. Bu da büyük bir problem. Kitabımdaki insanlar “Antartika’ya gittiniz mi? Okyanusun ortasına gittiniz mi?” diye soruyorlar. Gitmekten zevk duyardım ama konu bu değil. Kitap geceyle ilgili ve bunu artık yaşayamıyoruz.

Kitabın ilk çıktığı yıl konuyla ilgili tartışmaların bir yol katedildiğini gördünüz mü? Çünkü New York’un hala yanlış tipte sokak aydınlatmalarını kullandığını duymak hayal kırıklığı yaratıyor.

Hem evet hem hayır diyebilirim. Ben bana düşen görevi büyük ölçüde yerine getirdiğimi düşünüyorum. Röportajlar, sunumlar yapıyorum. Nereye gitsem konuyla ilgili demeçler veriyorum. Tüm bunların insanlara ulaştığını da düşünüyorum. Yalnız insanların “Bu konu hakkında hiç düşünmemiştim” dediklerini de hissediyorum ve konu hakkında düşündüğünüzde “Bu çok aptalca neden böyle yapıyoruz ki?” diye de düşünürsünüz. İşte bu kesinlikle benim mesajım. Hiç kimse ışığımız olmasın demiyor. Biz şu anda ışığı kullanma yöntemimizin akıllıca olmadığını söylüyoruz. Bizler ışığı bugüne kadar kullanma şeklimize o kadar alışmışız ki bu konuda değişimler yapmak zaman alacaktır. LED teknolojinin ilerlemesinin bu tartışmayı bir adım daha ileriye götüreceğine ve bizleri aydınlatmayı kullanmamız üzerine düşünmeye sevk edeceğini söyleyebilirim. Çünkü bizler elektrikli aydınlatmadan elektronik aydınlatmaya geçiyoruz. Bu da bize geçmişte yapamadığımız ışığı kontrol edebilme seçeneğini sunuyor.

Röportaj: Lindsay Abrams
Haber kaynağı:
http://www.salon.com/2014/08/09/bring_back_the_dark_how_our_overuse_of_artificial_light_is_changing_nighttime_for_the_worse/